Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, bankanın 94. kuruluş yıldönümü dolayısıyla açıklamalar yaptı.

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, Bankanın 94. kuruluş yıldönümü dolayısıyla AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bankanın, Cumhuriyet’ten bir sene sonra 1924 yılında, Büyük Taarruz ile aynı tarih olan 26 Ağustos’ta, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Siyasi bağımsızlık, iktisadi bağımsızlıkla perçinlenmediği sürece payidar olamaz” öngörüsüyle kurulduğunu hatırlattı.  Bali, “Cumhuriyetin bir yaş küçük iktisadi kardeşi olan Bankamız, bir asırlık ömre doğru emin adımlarla, güçlü ve sağlam bir şekilde ilerliyor. Tarihi boyunca ülkemizin bütün dönüşümlerine, değişimlerine tanıklık eden bu Banka, hep Türkiye’nin yanında olmuştur. Bu çok kıymetli…” dedi.

 

İş Bankası’nın, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, o dönemin kısıtlı koşulları altında Anadolu insanının da katkılarıyla oluşturulan mütevazı bir sermaye, 37 çalışan ve 2 şube ile yolculuğuna başladığını ifade eden Bali, “Gazi Mustafa Kemal’in, ‘Sermayenizi yetersiz düşünerek ümitsizliğe kapılmayın, en büyük sermaye zekâ, dikkat, iffet ve metotlu çalışmaktır’ sözleri hep kulağımızda… Bütün özkaynağını bu ülkeden kazanmış bir kurum olarak bu ülkeye olan borcumuzu, sorumluluklarımızı iyi biliyoruz” diye konuştu.

Bali, bugün 400 milyar TL civarında aktif büyüklüğe, 45 milyar TL’nin üzerinde özkaynağa sahip ve mevduat seviyesi 220 milyar TL civarında bulunan İş Bankası’nın, toplam 355 milyar TL’yi aşan nakdi ve gayri nakdi krediler yoluyla sanayicisinden çiftçisine, esnafından tüccarına, hane halkına kadar her kesime destek vermeyi sürdürdüğünü belirtti. Bali, sadece ekonomik sonuçları olabilecek faaliyetlerde değil, hayata geçirdikleri eğitim, çevre, kültür ve sanat alanlarındaki sosyal sorumluluk projeleriyle de ülkeye değer katmaya devam ettiklerini söyledi.

İş Bankası’nın, kuruluş felsefesine bağlı kalarak, zor ve meşakkatli zamanlarda da hep ülke yararına tavır gösterdiğini, bunun artık bir kurum kültürü, bir alışkanlık, bir yaşam biçimi haline geldiğini vurgulayan Bali, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bundan sonra da aynı samimiyet, aynı kararlılık ve aynı taahhütkarlıkla çalışacağız, gerektiğinde hiç çekinmeden yine elimizi taşın altına koyacağız. İş Bankası, şimdiye kadar bilançolarını, tüm imkânlarını, kaynaklarını, tecrübelerini, maharetlerini, birikimlerini hep Türkiye ekonomisinin yararına kullandı. Bu yaklaşımı, başkalarının ne yaptığına bakmaksızın sergilediği için de ayrıca kıymetli buluyorum. Daha önce de ifade ettim; eğer finansal kurumların bilançoları bir şeye lazım olacaksa zor günleredir. Hepimiz sermayemizi, özkaynağımızı bu ülkeden edindik. Bir ülkenin vatandaşı, kurumu olmak sadece o ülkenin refahını paylaşmak değil, zorluklarını da paylaşmak demektir. Zorluklar, tıpkı bir turnusol kâğıdı gibi ayırt edici olması bakımından önemlidir. İyi koşullarda herkes başarılıdır. Esasen, sıkıntılı dönemlerde sergilenen yaklaşımlar kimin bu ülkeye ne kadar taahhüdünün olduğunu ortaya çıkarır. Bankamız için artık bir prensip, bir yaşam tarzı haline gelen bu anlayışımızla toplum nezdinde ayrıcalıklı bir yere sahip olduğumuzu düşünüyorum. Biz bu ülkenin bankasıyız, Türkiye’nin Bankası’yız. Tabii ki kurum olarak ticari hedeflerimiz var ama hiçbiri memleket menfaatlerinin üzerinde değil. Birkaç yıl sonra 100 yaşını geride bırakacak olan bu kurum, kendisine miras bırakılan değerleri gelecek nesillere en iyi şekilde taşıyabilmek için gerek ekonomik hayatı destekleme gerekse toplumsal gelişime katkı sunma manasında sağlam ve güçlü bir şekilde faaliyetlerini sürdürecektir.”

Adnan Bali, Bankanın ilk 6 aylık finansal sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde ise gerek kredi gerekse mevduat büyümesi açısından ilk yarıda Bankanın hedeflerine önemli ölçüde ulaştığını vurguladı. Bali, “Önümüzdeki dönemde hem net faiz marjının hem sermaye yeterliliğinin hem aktif kalitesinin bir arada korunduğu bir büyüme stratejimiz olacak. 2018 yılı için yıllık yüzde 13-14 civarında bir kredi ve mevduat büyümesi öngörüyoruz. Maddi özkaynak kârlılığımızı da yüzde 16-17 bandında tutacağız. Sermaye yeterlilik rasyosunda, yüzde 15 civarında bir oran sağlıklı olur” dedi.

 

Dijitalleşme…

İş Bankası’nın dijitalleşmeyle ilgili çalışmalarına da değinen Bali, “aracısızlaşma” olarak tanımladığı dijitalleşme sürecinde şu anda baş döndürücü hızda bir teknoloji devrimi yaşandığına işaret etti. Neredeyse bir insan ömründen daha kısa bir sürede yaşanan ve daha da ivmelenen bu dönüşümde, Türkiye İş Bankası’nın öncü kurum olma rolünü sürdürdüğünü belirten Bali, “Tarihsel geçmişine bakıldığında İş Bankası; ilk Bankamatik, ilk internet şubesi, ilk web tabanlı mobil bankacılık uygulaması gibi teknolojide pek çok ilki hayata geçiren bir kurum… Nasıl ki kuruluşundan bu yana bankacılık faaliyetlerinin ötesinde hep daha fazlasını yaptıysa, müşterilerinin teknolojinin getirdiği kolaylık ve hızdan faydalanması, tüm iş yapış süreçlerinin buna adapte edilmesi, sağlam ve güçlü bir şekilde varlık göstererek öncü konumunun pekiştirilmesi için bu dönüşümü gerçekleştiriyor” diye konuştu.

Yöneticilerin tek sorumluğunun cari gündemleri, bilançoları doğru yönetmekle sınırlı olmadığının altını çizen Adnan Bali, “Küresel ekonomideki paradigmaları değiştirecek şekilde dünyanın hızla dijitalleştiği ve teknolojik yeniliklerin şekillendirdiği günümüzde, hiçbir kurumun trendlerin gerisinde kalmak gibi bir lüksü olamaz” dedi.

Dünyada, 2008 global krizinden sonra izlenen aşırı genişlemeci para politikaları ile hemen hemen bütün ülke gruplarının büyümeyi ivmelendirdiğini, 2018’e girildiğinde bu büyümenin global düzeyde epey yaygınlaştığını ifade eden Bali, ancak son dönemlerde ABD ile Çin arasında ticaret savaşları, İran’a yönelik yaptırımlar ve korumacı önlemlerin büyüme üzerindeki öngörüleri bir miktar olumsuz etkilemeye başladığını söyledi. Bali, ABD’nin, toplam 570 milyar dolar düzeyindeki açığının yüzde 68’ini oluşturan 389 milyar dolarlık kısmının Çin’den kaynaklandığını belirtti.

Aralık 2015’ten bu yana 7 faiz artışı gerçekleştiren Fed’in, aşırı genişletilmiş para politikasını normalleştirme yönünde stratejiler izlediğinin altını çizen Bali, 2018’e ilişkin enflasyon ve büyüme beklentilerini yukarı yönlü revize eden Fed’in, yılın kalanında 2 defa daha faiz artırımına gideceğinin öngörüldüğünü belirtti. Bali, 10 yıllık hazine tahvili faizinin yüzde 3’ün üzerine çıktığını ve son 7 yılın en yüksek değerine ulaştığını, bunun gelişmekte olan ülkelerdeki fonların çıkması anlamına geldiğini söyledi.

Adnan Bali, G20 Zirvesi için IMF’nin hazırladığı notta; ticaret savaşlarından en olumsuz etkilenecek ülkelerden birinin ABD olacağının öngörüldüğüne dikkat çekti. ABD dolarının bütün dünyada Fed’in faiz artırımlarından da beslenerek değer kazandığına değinen Bali, bu durumun ABD’nin dış ticaret açığını daha da artırdığını ifade etti. Bali, “Doların değer kazanması nedeniyle Amerikan ekonomisinin dışarıya mal satması zor, mal ithal etmesi ise kolay. Buradan ortaya çıkan şu;  bu yolla sermaye akımlarını belki ABD’ye çekiyorsunuz ama ticaret tarafında kayıplar veriyorsunuz. IMF, tüm dünyada değerlenen dolar kurunun üzerine ticaret savaşlarının eklenmesiyle büyüme açısından bundan en olumsuz etkilenecek ülkelerden birinin ABD ekonomisi olduğunu öngörüyor. Bu yönüyle bakıldığında aslında güçlü ABD dolarının, o kadar sürdürülebilir olmadığı görünüyor” şeklinde konuştu.

Aslında 2008 global krizine girerken ABD’nin hem bütçe açığı hem dış ticaret açığının olduğunu hatırlatan Bali, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Dışarda açıkların giderilebilmesi için mümkün olabildiği kadar serbest ticaret, bol likidite ve ABD Doları’nın da biraz güçsüz olması seçildi. İçerde, harcamalarla ilgili çok ciddi disiplinli politikaların uygulanması söz konusu oldu. Şimdi de ABD’nin tekrar çift açık noktasına doğru gittiği görülüyor. İstikrarlı olmayan bir tablo söz konusu… Oysa çok kısa bir süre önce, 2018’in başlarında çok daha iyimser bir tablo vardı. Ekonomilerin birbirlerini de etkileyecek şekilde büyümesi öngörülüyordu. Ama özellikle jeopolitik gerginlikler, yaptırımlar, karşılıklı agresif politikalar tabloyu biraz daha karmaşık hale getirmiş durumda.”

 

Türkiye’nin reformcu ruhunu yeniden kazanması önemli

Adnan Bali, Türkiye’ye ilişkin değerlendirmesinde ise artık bir üst lige geçmek için farklı bir büyüme modeline ihtiyaç duyulduğunu, bunun da ancak katma değerli üretim, Ar-Ge, teknoloji, eğitim, hukuk, işgücü alanlarında mesafe alınması ile mümkün olabileceğini vurguladı. Bali, bu alanlarda yapılacak iyileştirmelerin ve atılacak adımların aynı zamanda iş yapma ortamını kolaylaştıracağını, yabancı yatırımcıları çekecek cazibeli bir ekonomik görünüm ortaya koyacağını ifade etti. Bali; “Orta uzun dönemli reformlarla, yüzde 5,7 olan cari açığın GSYH’ye oranının daha aşağı çekilebilmesi yönünde adımlar atılmasında fayda var.  Cari açığı daraltacak şekilde ithalat yaptığımız alanlarda büyük ölçüde yurt içinde katma değerli üretim yapmaya yönelik bir dönüşüm süreci geçirmeliyiz. Aynı zamanda ihracat pazarlarımızın genişletilmesi büyümeye pozitif katkı yapacaktır. Türkiye’nin bütün bunları gerçekleştirebilmesi için de reformcu ruhunu yeniden kazanması önemli” şeklinde konuştu.

 

 

Alınan aksiyonlar piyasada karşılık bulmaya başladı

Şu anda yaşanan sıkıntıların 2001 krizi ile kıyaslanamayacağını söyleyen Bali, şöyle devam etti: “Bu tür atakların öngörülebilmesi ve buna göre hep tedbirli olacak şekilde hareket edilmesi, hızlı bir şekilde aksiyon gösterilmesi gerekiyor. Yeterli aksiyon alınmaması durumunda piyasalar, kötü niyetli yaklaşanlar tarafından kullanılır. Piyasa, buradaki gecikmeyi cezalandırır. Son yaşadığımız döviz kuru ile ilgili dalgalanmada ise gerek Merkez Bankası, gerekse BDDK problemleri giderecek yönde aksiyonlar aldı. Bunların piyasada karşılık bulmaya başladığını görüyoruz.”

Türkiye ekonomisinin benzer ülke grupları ile olumlu ayrışan, farklı alanlarda ise olumsuz ayrışan yönlerinin bulunduğunu ifade eden Bali, ekonominin büyüme performansı, güçlü ve sağlam bankacılık sistemi, kamunun bütçe açığı ve kamu borç stokunun GSYH’ya oranlarında, borçlanma ve mali disiplin göstergelerinde olumlu ayrışmaya devam ettiğini söyledi. Cari açık ve enflasyonda ise ülke ekonomisinin olumsuz ayrıştığını belirten Bali, hazırlanacak programların, eylem planlarının bu önceliklendirmeyi esas alması gerektiğine dikkat çekti. Üretime, özel kesim yatırımlarına, makine teçhizat yatırımlarına ve net ihracatın katkısına dayalı büyümenin sağlanmasına yönelik bir programın önemine işaret eden Adnan Bali, “Ekonomik programın bir eylem planına dönüşmesi, eylem planında sadece kurumların değil, kişilerin sorumluluklarının belirlenmesi, buradaki performansın kamuoyu ile paylaşılması önemli. Şu anda orta vadeli plan çalışmaları sürüyor. Açıklandıktan sonra bunun bileşenlerini göreceğimizi düşünüyorum” dedi.

 

Gerektiğinde her enstrüman kullanılabilmeli

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, çekirdek enflasyonun belirgin bir şekilde arttığı dikkate alındığında, enflasyondaki yükselişin biraz kalıcı olabileceğini söyledi. TL’deki değer kaybı, işlenmemiş gıdadaki fiyat hareketleri, başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarındaki yükselişin enflasyonu ciddi şekilde tetiklediğinin altını çizen Bali, yaptıkları hesaplamalara göre, her yüzde 10’luk kur artışının, yıllık enflasyonu 1,5 puan civarında yükselttiğini ifade etti. Bali, “Şu anda hem kur hem faiz açısından yaşanan ciddi dalgalanmaların sonrasındaki asıl hedefimiz, enflasyonu kontrol altına almak suretiyle bunun kurlar ve faizler üzerindeki etkilerini yumuşatabilmek olmalı” yorumunu yaptı.

Merkez Bankası ile ilgili de para politikasının sadeleştirilmesinin önemine dikkat çeken Bali, “Enflasyondaki yükseliş eğilimi, parasal sıkılaşmanın tek başına yetmediğini gösteriyor. Bu sıkılaşmanın mali politikalarla da eşgüdüm içerisinde sürdürülmesi önemli… Önümüzdeki dönemde hem büyümenin kompozisyonunu hem de enflasyonun seviyesini bu alanda atılacak adımlar belirleyecek” değerlendirmesini yaptı. “Faiz konusunda, iktisat biliminin kurallarına göre hareket edilmeli” diyen Bali, “Kötü bir örnek; ama yeri geliyor kemoterapi yapılıyor. Çok mu arzu ediliyor? Hayır. Faiz de böyle bir şey…  Gerektiği zaman her enstrüman kullanılabilmeli” şeklinde konuştu.

 

Faizin yüksek olması banka bilançoları için de kötü

Serbest piyasa mekanizmalarıyla şu andaki tablonun sürdürülmesi gerektiğini belirten Bali, konuşmasına şöyle devam etti: “Faizin yüksek olması kötü bir şey. Banka bilançoları açısından da kötü bir şey… Mevduatların ortalama vadesi 35 gün. Bir faiz artışının ardından en fazla 35 gün içerisinde kaynaklarımızın yüzde 55’ini oluşturan mevduatların yeniden fiyatlanmasıyla, anında maliyet artışına maruz kalıyoruz. Ama bu artış, aynı anda ortalama vadesi daha uzun olan aktiflerimize yansımıyor. Bunun sonucunda net faiz marjları daralıyor. O nedenle, bankacılar faaliyetlerini sürdürürken faizlerin yükselmesini istemezler. Faizlerin düşüş eğilimine girdiği dönemler ise bankaların kârlılıklarına olumlu yansır.”

 

Kredilerde geçen yılki gibi bir büyüme öngöremeyiz

Bankacılık sektörünün ilk 6 ayını da değerlendiren Bali, gerek kredi mevduat büyümeleri gerekse kârlılıkla ilgili ortaya konulan hedeflerden önemli bir sapma olmadığını söyledi. Bali, şöyle devam etti: “İkinci yarıda çok başka koşullar ortaya çıktı. Ne düzeyde bir dengelenme yaşayacağımızı bilemiyorum. Büyük ölçüde kamu bankalarının ve yabancı para üzerinden ivmelenen kredi büyümesinin, yılın ikinci yarısında dengelenmesini beklemek lazım. Yine KGF kaynaklı kullandırılmış olan TL kredilerin geçen yıl aynı dönemde hızlı bir büyüme gösterdiğini dikkate alırsak, bu sene baz etkisi ile de böyle bir büyüme öngöremeyiz. Kurları tekrar istikrarlı bir seviyeye oturtursak, çok büyük bir artış olmadan ihtiyaçları karşılayacak şekilde kredi hacmini yıla yayarak büyütebiliriz. Kurlarda belirli bir istikrar oluşmazsa bizim de kredi artışı yapmamız pek mümkün değil. Kur artışı nedeniyle sermaye yeterliliğindeki durum da yasal açıdan bizi farklı şekilde hareket etmeye zorluyor. Tedbirli bir bankanın da böyle yapması lazım zaten.”

 

 

‘Bankalar kredi vermiyor’ başka, ‘bana kredi vermiyor’ başka…

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, kredilendirmeye ilişkin bankalara yönelik eleştirilerle ilgili de şu yorumu yaptı: “Türk bankacılık sisteminde 2002 yılında toplam aktiflerin içerisinde kredilerin payı yüzde 23 iken, 2017’nin sonunda yüzde 65’e yaklaşmış. Kredi vermeyen bankacılık sistemi bu mu? Mutlak rakam söyleyeyim; 2002’de 50 milyar TL, bugün 2,4 trilyon TL kredi rakamı var. Rakamlar net… Bir banka niye kredi vermesin? Mevduat almışsın, faiz yükünü de üstlenmişsin, peki ne olacak? Üzerinde oturarak mevduatın maliyeti çıkmaz. Dolayısıyla yapısı gereği bir banka zaten, maliyetli topladığı kaynakları getirili aktiflere dönüştürmek durumunda… Kredilerin verilmediği gibi bir durum söz konusu değil. Sonuç olarak bir banka maliyetli kaynak topladığı için, mutlaka onu getirisiyle plase etmek durumunda. Bunun için her bankanın bireysel, ticari, kurumsal, KOBİ’lere yönelik, kredi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş ayrı satış ve pazarlama departmanları, yöneticileri, şubeleri, hatta doğrudan satış kadroları bile bulunuyor. Bütün bunları kredi vermeyelim diye mi yapıyoruz. ‘Bankalar kredi vermiyor’ başka bir şey, ‘bana kredi vermiyor’ başka bir şey.  Biz bankacılar işin fizibilitesine, tekniğine bakarız.”

 

Rating kuruluşları ekonomi politiğe dahil kuruluşlar

Özellikle sıkıntılı dönemlerde çok fazla gündeme gelen konulardan birinin de kredi derecelendirme kuruluşlarının notları olduğuna dikkat çeken Bali, sözlerini şöyle sürdürdü:  “Orada teknik açıdan tutarlı bir tablo görmüyorum. Türkiye, çok uzun yıllar içerisinde aldığı yatırım yapılabilir ülke notunu, çok kısa sürede kaybetti. Hatta onun da altında seviyelere gitti. Zamanında ‘çeyiz gibidir, sandıklarda saklanmalıdır’ demiştim. Kredi notu, bütün bir milletin borçlanma maliyetini belirleyen bir unsur. Ancak rating kuruluşları tamamen bir objektivite merkezi gibi konumlandırılmamalı. Bunlar, ekonomi politiğe dahil kuruluşlar. Kararlarının kesinlikle jeopolitik, politik, ekonomik koşullar ve trendlerle ilişkileri vardır. Genel olarak da taraftırlar. İyileştirmede çekingen, kötüleştirmede acelecidirler. Kararlar her zaman aynı tutarlılıkta alınmaz. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle… Örneğin; Güney Afrika ve Türkiye aynı ülke grubunda yer alıyor. Güney Afrika’nın büyüme oranı yüzde 1,3, Türkiye’nin geçen yılki büyüme oranı yüzde 7,4. Güney Afrika’nın bütçe açığının GSYH içindeki payı yüzde 3,8, Türkiye’nin ise yüzde 1,5. Güney Afrika’nın bütçe açığının GSYH içindeki payı bizden iki kat fazla. Kamu borçlarının GSYH’ye oranı Güney Afrika’da yüzde 52,7 iken, Türkiye’de ise yüzde 28,3… İşsizliğe bakıyorsunuz bizde yüzde 11 civarında, orada yüzde 27,5. Güney Afrika, yatırım yapılabilir ülke. Türkiye, onun altındakinin de altındaki notta.”

 

Reel sektör ve banka müşterisi kuruluşlar da aynı samimiyeti göstermeli

Son dönemde gündeme gelen yeniden yapılandırmalara dair de Adnan Bali, kredi yapılandırmalarını standart işlemmiş gibi bir hale getirmenin irrasyonel olduğunu söyledi.  Bunların bir kredi yapılandırma kampanyası olmadığının altını çizen Bali, kaynakların kısıtlı olduğunu, bu nedenle önceliklendirilerek doğru alanlara tahsis edilmesi gerektiğini belirtti. Kullandırılan bir kredinin geri ödemeleriyle, kullanıldığı işten doğacak nakit ihtiyacı akışlarının öngörülemeyen sebeplerle zaman içerisinde birbirini karşılayamaz hale gelebileceğine işaret eden Bali, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Böyle bir durumda en başta öngörülen kredi geri ödemelerini, yeni koşullara göre oluşan nakit akışlarıyla tekrar uyumlu hale getirmek için her vaka özelinde çalışılır. Şu ana kadar da yapılan budur. İhtiyacı olanla olmayanın ayrıştırılmadan taleplerin yerine getirilmesi, bana göre ahlaki çöküntüdür. Doğru bir şey olmaz. Bu, sektörün daha sonra haklı olmayan taleplerle karşılaşmasına yol açar.  Açık konuşmak gerekirse, kolay günlerden geçmiyoruz, zor günlerden geçiyoruz. Herkesin sorumlu davranması lazım… Burada ihtiyaçların ve imkanların doğru birleştirilmesi, doğru buluşturulması esastır. Bankacılık sektörü, bu konuyu ciddi bir hassasiyet içerisinde yürütmeye çalışıyor. Muhataplarımızdan, yani reel sektördeki firmalardan da bankacılık sisteminin müşterisi konumundaki kuruluşlardan da samimiyet ve aynı hassasiyeti beklemek durumundayız. Hem onların sağlıklı ilerlemesi hem de bankacılık sisteminin aktif kalitesinin korunması bu suretle mümkün olur.”