Sosyal Fabrika Kurucusu ve CEO’su Münteha Adalı ile Fintechtime Haziran sayısı için gerçekleştirdiğimiz röportaj şimdi yayında.
“Toplumsal dönüşümü hedefleyen Sosyal Etki Zirvesi, üçüncü yılında yolculuğunu daha güçlü bir zemine taşıyor. Sosyal Fabrika Kurucusu ve CEO’su Münteha Adalı liderliğinde, EKONOMİ Gazetesi işbirliğiyle düzenlenen zirve, 12 Mayıs Salı günü İş Sanat Levent’te gerçekleşecek. Zirve öncesinde bir araya geldiğimiz Adalı ile sosyal etkinin hangi ihtiyaçtan doğduğunu, kadın meselesinin toplumun tamamını ilgilendiren bir dönüşüm alanı olarak nasıl ele alınması gerektiğini, erkeklerin sürece katılımını, gençlerin rolünü, etki ölçümünü ve zirvenin bundan sonraki yolculuğunu konuştuk.”
“İlk üç yıl görünmeyeni sahneye taşımak içindi”
Sosyal Etki Zirvesi üçüncü yılına hazırlanıyor. İlk üç yılı nasıl konumlandırıyorsunuz? Bundan sonraki aşamada nasıl bir yolculuk öngörüyorsunuz?
İlk üç yılın hedefi konuşulmayanı, görünür olmayanı sahneye taşımaktı. Bir farkındalık alanı yaratmak istedik. Toplum olarak çoğu konuyu kendi içimizde ve tarafları olmadan arkadan çözüm üretmeyen sohbetler yapıyoruz.
Ön tarafa geldiğimizde herkes kapsayıcı, eşitlikçi ve hak temelli konuşuyor. Hepimiz her şeyi biliyor gibi davranıyoruz ama toplu halde nerede durduğumuz kısmı hep soru işareti taşıyor.
Sosyal Etki Zirvesi’ni bir farkındalık zirvesini olarak konumlandırmak istedik. Konu başlıkları sorunların çözümü karşısında net ve anlaşılır özetini oluşturdu.
En azından fark edelim, başlıkları kendi kendimize araştırmaya başlayalım, hangi sivil toplum örgütü hangi eşitsizliğe karşı etki alanı içerisinde neler yapıyor biraz daha irdeleyelim istedik.
Bundan sonrası için daha odaklı bir döneme geçmemiz gerekecek. Fark ettik, konuştuk, dinledik. Şimdi “Ne yapacağız?” sorusunu söylemden eyleme geçme dönemi olmalı.
Konu başlıklarını taraflarıyla birlikte ele alıp çözümün nasıl eyleme dönüşebileceğini konuşmamız gerekiyor. Çözüm yollarını yalnızca konuşmakla kalmadan, hangi mekanizmalarla, kimlerle hayata geçirileceği tarafları ile ele alınmalı dönemi başlamalı.
“Kadın bir mesele mi, fırsat mı? Asıl soru burada”
Zirvede kadın odaklı projeler ve toplumsal cinsiyet eşitliği başlıkları güçlü biçimde yer alıyor. Siz kadın meselesini nasıl okuyorsunuz?

Hep söyledim ve söylemeye devam edeceğim, kadın üzerinden toplumsal dönüşümü başlatma ya da gerçekleştirme tek başına mümkün değil ve olmayacak. Kadın sorununun tarafları kimler, kimler engel, hangi sistemlerin değişimi ile mümkün olacak konular hiç odakta değil.
Eğitim alamayan erkekler, kültür altında şekillenen cinsiyetler ve kodlamalar neden çözüm gündeminin merkezinde değil sorunu ele alınmıyor. Kadının var olma hikayesinin karşısında kimler var dile getirilmiyor. Sadece projeler yapıyoruz. Eğitin, uyandırın peki ya sonrası hiç düşülmedi veya üstü örtüldü. Böyle giderse çözüm değil sorunun etrafında dansa devam edecek gibiyiz.
Yapılan projelerin çoğu doğal olarak kadın odağında. Toplumun genelinde sorun algısı kadın ve bu algı çok derinleşti. Kadın üzerinden toplumu düzeltme ihtiyacımız çok yüksek. Burada temel bir soru var: Biz sorun muyuz yoksa fırsat mı?
Kadının varlığı başlı başına büyük bir ekonomi. Ama kadın sorunlarının karşısındaki yapıyı yeterince konuşmuyoruz. Erkekler konuşmuyor. Kadınlar kendi aralarında konuşuyor. Kadınların daha çok girişimci olması, istihdamda yer alması elbette çok kıymetli. Ancak kadının sosyal anlamda, kültür içinde konumunu düzeltmediğiniz sürece bütün bunlar romantik kalıyor.
Finansa erişimi kolay olan kadın daha hızlı ilerliyor. Fakat çözemeyip vazgeçen çok sayıda kadın var. Kadınlarla ilgili yapılan projelerde “O kadınlar şimdi nerede?” sorusunu da sormalıyız. Eğitim alan kadınlar hangi şirketin başında? Nerede istihdamda? Sosyal ve özel hayatlarında nasıl bir değişim yaşandı? Burada güçlü bir takip sistemine ihtiyacımız var.
“Erkeklerin sosyal sorumluluğu kadın işi gibi görmesi büyük bir sorun”
Etkinliklerde ve sosyal sorumluluk projelerinde kadınların daha fazla yer aldığını, erkeklerin katılımının sınırlı kaldığını söylüyorsunuz. Erkeklerin sosyal etki alanına katılımı neden önemli?
İlk zirve sonrası erkek katılım % sinin düşüklüğü nedeni daha fazla erkeğin katılımı için Sosyal medya hesabımızdan erkeklere özel çağrılar yaptık.
Erkeklere özel postlar hazırladık, davet ettik. Çünkü erkeklerin de toplumsal sorunların temelinde yatan sosyal konuların ekonomi ile ilgisini fark ettirip harekete geçmesi gerekiyordu, geç kalınan bir durumdun farkındalığını sağlamaya çalıştık. Geçen yıl oranı yüzde 25’lere çıkardık. Her yıl ölçümleme yapıyoruz, dataları okuyoruz. Bu yıl yüzde 15 seviyesine çıkarabildik. Rakamlar bize bir şey söylüyor. Eğer yoksanız ilgi de yok demektir. Varsanız, konu ilgi alanınıza girmiştir.
Ekonomideki her istikrarsızlık sosyal hayatı da etkiliyor, sorun kadın gibi gözüktüğü sürece erkek tarafında benimle ilgisi yok algısı çok baskın ve üstlerine almıyorlar.
Evlerde bile hayatı ortaklaştırmaktan söz ederken, sosyal hayatı düzenleme konusunda erkeklerin “bunlar kadın işi” anlayışından çıkması gerekiyor. Belki bilinçli olarak söylemiyorlar ama çıkan sonuç bunu gösteriyor. Finans, para, güç alanlarında erkekler daha fazla yer alıyor. Sosyal sorumluluk, kurumsal iletişim, sürdürülebilirlik projelerinde kadınlar öne çıkıyor. Şirketlerde de tablo çoğu zaman aynı.
Kurumlarda Erkeklik inisiyatifinin çalışması gerekiyor. Kurum içi sosyal sorumluluk projelerinde özellikle erkek istihdamı yapılmalı.
Erkeklerin kendi aralarında konuşabilmesi lazım. Erkeklerin de toplumsal cinsiyet kodları altında ne kadar sıkıştığını net ve konuşmalıyız.
“Özgür görünen erkeklik de baskı altında”
Siz daha önce “Erkekler Konuşuyor” başlığıyla kapalı toplantılar yaptığınızı anlatıyorsunuz. Orada ne gözlemlediniz?
2017’de yazdığım, 2018’de sahneye taşıdığım bir çalışmaydı. İlk zamanlar kapalı kapılar ardında yaptık. Erkekler telefon kamerası açıldığında bile “Lütfen kapatır mısınız?” diyordu. İlk gözlemim şuydu: Erkek korkuyor.
Erkek, toplum algısında erkekliğinin yara almasından korkuyor. Toplumda kabul görmemekten, dışlanmaktan, ağzından çıkan bir cümlenin hesabını verememekten korkuyor. Bir şeyden kendinizi men ediyorsanız, altında çoğu zaman kabul görmeme kaygısı ve korkusu vardır.
O sohbetlerde çekim yapmadık. Sorular daha açık, daha şeffaf üretildi. Bir trans bireyi de davet etmiştim. Proje başlığını gördüğünde ilk algısı “Ben kadınım, neden beni çağırıyorsun?” dedi. Ben de “Zaten kadın kimliğinizle çağırıyorum ama iki cinsiyeti de deneyimlemiş biri olarak erkekleri en iyi siz anlatırsınız” dedim. Çok etkileyici bir programdı.
Eşitlik meselesini birbirimizi anlamadan konuşmak eksik kalıyor. Erkeklere yapılan cinsiyetçi kodlamaları da görmemiz gerekiyor. Özgür gözüken erkeklik de aslında özgür değil ve ne kendini ne duygularını şeffaflıkla ifade edemiyor.
“Ruhun cinsiyeti yoktur; girdiği bedende hayat buluyor”
Toplumsal cinsiyet meselesini yalnızca kadınların hakları üzerinden okumak yeterli kalıyor mu?

Yıllar öncesinde “Ruhun cinsiyeti yoktur, girdiği bedende hayat bulur” dedim, çoğu sözümü de tescilliyorum 😊.
Ruh özgür ve cinsiyetsiz. Böyle bir yerde “Kadınsın, şunları yapacaksın” ya da “Erkeksin, bunları yapacaksın” dediğinizde herkesin ruhuna baskı uygulanıyor.
Erkeğe verilen roller de çok fazla. Flörtten evliliğe, maddi güçten sosyal kabule kadar sürekli bir performans bekleniyor. Arabanız yoksa ilişki kurmakta zorlandığınız bir gençlik var. Böyle bir erkek nasıl samimi ilişki kuracak, nasıl kendisiyle barışık olacak?
Hepimiz bazı hataları yaptık. Mesele birbirimizi suçlamak yerine, kodların nereden geldiğini görmek. Kadını, erkeği, gençleri, farklı kimlikleri, farklı yönelimleri aynı sosyal zeminde anlamaya çalışmak gerekiyor. Erkeklik üzerinden eşitlik meselesini ilk ele aldığımda tepki ve merak bir aradaydı.
Temel sorun hemcinsleri tarafından alay konusu olmamak, dışlanmamak adına açık vermemek için konuşmamayı tercih ettiklerini ve “ erkek adam konuşmaz ya da az konuşur, konuşursa da karı gibi yaftalanması ile mücadele etme konusunda kadınlar kadar güçlü olmadıklarını gözlemledim. Kendilerine yüklenen sıfatlar konusunda ortak tepkileri ve mücadeleleri eksik.
“Çocuk gelinlerin karşısında çocuk damatlar da var”
Toplumsal sorunları çoğu zaman kadınlar üzerinden konuşuyoruz. Sizin dikkat çektiğiniz başlıklardan biri de çocuk damatlar. Neden?
Toplum genelinde kadın mağduriyeti üzerinden hikayelerle büyüdük, dizilere, filmlere konu oldu ve normalleştirildik. Ayıpladık, eleştirdik ama tüm bu süreçler kabulümüzü geliştirdi.
Çocuk gelinler bilindi ama çok konuşulmadı, yasal düzenlemeler var ama uygulamada imam nikahı ile toplumda kabulünü sürdürebilir kıldı. 2017 yılkında yaptığım bir etkinlikte gerçek bir hikayeden yola çıkarak çocuk damatlar konusunu gündeme getirdim, neredeyse hiç konuşulmayan bu durum halen konuşulmuyor. Büyüdüğüm bölgede çocuk olmama rağmen kulağımda bu tarz hikayeler vardı ve namus adı altında bu kavram geleneğimizde güçlü bir gerçekliği barındırıyordu, namus ve erkekliğin iç içe algısı bu olumsuz durumu güçlendirdiği sürece sayılarını bilmediğimiz ölçümlenmeyen bu durumların gerçekliğini maalesef bilemiyoruz.
Kadın her başlıkta ölçümleniyor ama erkek % leri hakkında kimse verileri toplamıyor. Okumayan erkek % si bekar erkek % si gibi.
Toplumsal kodlar yalnızca kadınları yaralamıyor. Erkekleri de çok erken yaşta, çok ağır rollerin içine itiyor. Konuşmadığımız her konu, görünmez bir yük olarak büyüyor.
“Eğitim kadar eğitmenin konumu da kritik”
Eğitim başlığı sık sık gündeme geliyor. Toplumsal dönüşümde eğitimi nerede konumlandırıyorsunuz?
Eğitimin güncel gerçeklik ile uyumu ile eğitmenlerin yetkinlik ve yeterlilik konusunu çok önemsiyorum. Türkiye’de uzun süredir öğretmenlere yeterince yatırım yapmayan bir sistem var. Bir ülkenin geleceğinin temel noktası ilköğretim. Eğitmenlerin yaşam standartlarını düzeltmezseniz, onları onurlandırmazsanız, toplumda güçlü bir yerde konumlandırmazsanız, müfredat tek başına anlam taşımaz.
Dünyanın en iyi müfredatını hazırlasanız bile o eğitimi kimlerin verdiği, hangi vizyonla verdiği çok önemli. Öğretmenlerin, akademisyenlerin ekonomik ve sosyal anlamda tekrar ele alınması ,onurlandırılması şart.
Urfa’da bir merkeze gitmiştim. Yereldeki erkek öğretmenlerin ve tayinle gelen kadın öğretmenlerin hikayeleri arasında çok çarpıcı bir fark vardı. Kadınların çoğu mecburi hizmetini tamamlayıp gitme hayali kuruyordu. Çocukları kimlere, hangi koşullara teslim ettiğimizi düşünmemiz gerekiyor.
“Kitabını al gel kampanyası sosyal etkinin küçük ama güçlü bir parçası”
Zirvede kitap toplama kampanyası da yürütüyorsunuz. Bu çalışmanın arkasındaki fikir nedir?
Sosyal Etki Zirvesi ücretsiz bir organizasyon. Ücretsiz olduğu için katılımcıların sosyal konularda çözümün bir parçası olmaları, bir katkı yaratmasını istiyoruz. Kayıt linkinde “Kitabını al gel” çağrımızı üç yıldır yapıyoruz. Bireyler dışında sponsorluk başlığında yayın evlerinden de kitap taleplerinde bulunuyoruz. Veren kurumları toplumla paylaşıyoruz.
Bugüne kadar çok ciddi sayıda kitap topladık. İlk yıl Depremden etkilenen 11 ile sez kütüphaneleri yaptırdık. Geçen yıl toplanan kitaplar Adıyaman’a gitti. Adıyaman’da belediye bir kütüphane yaptı ama raflar boştu.. Oradaki ihtiyaçları yereldeki dostlarımızla birlikte karşılamaya çalışıyoruz.
Kitap ve dergilerin orada sergilenmesini, dağıtılmasını önemsiyoruz. Ayrıca çokça LGS kitaplarının talepleri de oluyor, karşılamaya özen gösteriyoruz.
“Sosyal etki ölçülmeli; yaptık da ne oldu sorusunu sormak zorundayız”
Sosyal etki alanında ölçümleme çok önemli. Zirvenin yarattığı etkiyi nasıl ölçüyorsunuz?
Ticarette neden-sonuç ilişkisini kurmazsanız sürdürülebilir olamazsınız. Sosyal etki alanında da aynı yaklaşım gerekiyor. “Biz yaptık da ne oldu?” sorusunu öncelikle kendimize sormak zorundayız.
Kayıt linkinde katılımcılara yönelttiğimiz basit bir anket var. Zirve sonrasında ikinci bir anket gönderiyoruz. Zirve boyunca gözlemci akademisyenler yer alıyor. Onlardan raporlarını istiyoruz. Zirve bittikten sonra herkes yazıyor, veriler toplanıyor. Sosyal etki alanında yüksek lisans yapmış, Almanya Berlin’den çalışan bir arkadaşımız bütün verileri belirli bir şablonda raporluyor.
Her yıl çıktı raporu hazırlıyoruz. Basınla, sponsorlarla, paydaşlarla ve toplumla paylaşıyoruz. Sosyal medyada da açıyoruz. İki yılın çıktı raporlarını karşılaştırdık. Hedefim üç yılın sonunda yasa koyuculara bu çıktı raporunu götürmek. Çünkü böyle zirvelerin son durağı yasa koyucularla temas etmesi olmalıdır.
“Yasal düzenlemeler bazen eğitimden daha hızlı sonuç veriyor”
Sosyal etkinin yasa koyucularla buluşması neden önemli?

Toplumun taraflardan oluşur.
Birey, Sivil toplum , özel sektör ve yasa koyucular. Özel sektör destekler, sivil toplum görünür kılar, bireyler taşır. Ama bazı başlıkların sonunda konu yasa koyuculara gider.
İstanbul Sözleşmesi tartışmaları bunun örneklerinden biri. Kadın hakları, şiddet, çocuk istismarı gibi konular yasal çerçevede ele alınmadığında toplumsal dönüşüm zorlaşıyor. Cezalar caydırıcı olduğunda davranışlar daha hızlı dönüşebiliyor.
Kırmızı ışıkta geçmemeyi, emniyet kemeri takmayı cezalarla öğrendik. Zamanla günlük davranışımız haline geldi. Bu açıdan yasal düzenlemeler çok kıymetli. Bazen eğitimin önüne geçebiliyor çünkü daha hızlı öğreniyoruz.
Sosyal Etki Zirvesi tek başına yasa değiştirecek bir yapı kuramaz. Fakat bir tohum eker. O tohumun hangi gerçeklikte, kimlerle hayat bulacağını zaman gösterir.
“Benim kişisel travmamdan çok, gözlemlediğim toplumsal acılar var”
Büyük sosyal etki hareketlerinin arkasında çoğu zaman kişisel bir kırılma noktası olur. Sizin acı noktanız neydi?
Klasik anlamda “Travmamdan şunu çıkardım” diyebileceğim bir hikaye anlatamam. Benim için acıdan çok gözlem var. Karşı taraf için acı olan durumların analizi var.
Maruz kalanın değil, çoğu zaman ön yargıları ile ötekileştirenin acısıdır o. Ben kendimi tanıyorum; hangi niyetle konuştuğumu, hangi niyetle hareket ettiğimi biliyorum. Karşı taraf sizinle ilgili bir yaftalamada bulunuyorsa, bu onun zayıflığıdır. Başkaları üzerinden kendini konumlandırma acısıdır.
Ben lisede İstanbul’a geldiğimde 15 yaşındaydım. Alevi miyim, Sünni miyim, Şafii miyim bilmiyordum. Kürt müsün, Türk müsün, Arap mısın sorularıyla karşılaştım. Ben doğduğum toprakların müziği, yemeği, kültürü neyse onunla büyüdüm. Kendimi ayrıştıramam.
Bizim evde Ermeni asıllı bir teyzemiz vardı. Kendimi fark ettiğimde evde, mahallede, toplumda böyle bir çeşitlilik vardı.
Renk çeşitliliği, doğadaki çeşitlilikten gelen zenginliği ve güzelliğini görüp hayran kalmıyor muyuz? O zaman insan olarak düşünce, inanış, kültür gibi farklılıklarımızdan kaynaklı birbirimizi ret etmeyi nasıl kabul ediyoruz anlaşılır değil. Kabulü olmayanın kapsayıcılıktan bahsetmesi de maalesef mümkün olmayacak.
Çeşitliliğin ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum. Hep söylediğim gibi: Çeşitlilik en büyük zenginliğimizdir.
“Bir arada olmak müthiş bir ekonomi”
Çeşitlilik ve bir arada yaşama fikri sizin sosyal etki yaklaşımınızın merkezinde duruyor. Bunu nasıl tanımlıyorsunuz?
Ötekileştirmeden bir arada olmanın büyük bir fırsat olduğunu kesin ve herkes tarafından bilinen gerçeklik.
Bir arada olmak müthiş bir ekonomi eş zamanlı ayrıştırmakta. Neyi tercih edersek sınavımıza dönüşür ve her ret ediş ile kendi kazdığımız aptallık çukuruna dönüştürmüş oluruz.Hayatın içinde tüm duygular bir arada, bunlarla baş etme ve fırsata çevirme yetilerimizi geliştirmeliyiz. Doğaya baktığınızda müthiş farklılıklar bir uyum içinde ve hep yan yana.
O zaman birbirimizden hak ettiğimiz ya da etmediğimiz pek çok şeyi duymaya, görmeye, maruz kalmaya da bir kabul geliştirmemiz gerekiyor.
Kimseyi değiştiremezsiniz ama kabul edebilirsiniz. En büyük kabul kendimizle olandır.
“Sosyal etki zirvesi cinsiyet eşitliği zirvesinden daha geniş bir zemine sahip”
Sohbetlerde kadın ve erkek başlığı çok öne çıkıyor. Fakat zirvenin adı Sosyal Etki Zirvesi. Bu çerçeveyi nasıl genişletiyorsunuz?
Sosyal Etki Zirvesi bir cinsiyet eşitliği zirvesi olarak tasarlanmadı. İnsan odaklı bir zirve. Toplumda insanın varlığına, sosyal hayata, kültüre, önyargılara, sürdürülebilirliğe, gençliğe, sanata, doğaya, iletişime ve sağlıklı yaşama temas eden bir zemin kuruyor.
Elbette kadın ve erkek başlıkları konuşuluyor. Çünkü toplumun çok geniş bir alanına dokunuyor. Ancak mesele insanın eğitimi, gelişimi, hakları ve hayatın hakkını verebilmek.
Biz bu konuları bir ideolojik jargonla sınırlamıyoruz. Ben sosyal demokrat bir bakışa sahibim. Sosyal demokrasi zaten sosyal anlamda her tarafın duyulması demek. Sorularla, dostane sohbetlerle, karşılıklı muhabbetle ilerleyen bir alan kuruyoruz.
“Zirveden çıkan kişinin kendisiyle yüzleşmesini istiyorum”
Sosyal etki, girişimcilik ve sürdürülebilirlik gibi kavramların içi Türkiye’de hızlı boşalabiliyor. Zirveden çıkanların ne hissetmesini, kurumlarına ne taşımasını bekliyorsunuz?
Kendimizle yüzleşmek, kendimizi fark etmek, sorun ya da çözümün neresinde olduğumuz ile yüzleşmek. İster birey olsun ister kurum sonuç insan ve kendimizi hayatta nasıl konumlandırdığımız gerçeği.
Çözüm odağında farklı bir bakış açısıyla, vicdani muhasebe ile ayrılmalarını isterim. Ben bir bireyim ne yapabilirim ki duygusuyla sorumluktan kaçmak ya da kendine hak vermekten uzaklaşıp bir kitap getirmek kadar basit niyette birlikteliğin gücüne hizmet etme duygusunun hakim olması.
Hayat tek yoldan gitmiyor. Öyle olsaydı navigasyonlar çıkmazdı, bize ara yolları göstermezdi. Toplumun alıştığı tarzda hareket ettikçe sıradanlaşıyoruz. Yaratıcılığımız zarar görüyor.
Türkiye’nin gerçekliği içinde neyi nasıl konuşmamız gerektiğini hepimiz öğrendik. Sistem size ne yapıp ne yapamayacağınızı öğretiyor, belli kalıplara yerleştiriyoruz. Özgün gözüküyor olabiliriz ama çoğu zaman kalıpların tam ortasındayız.
Herkesin bir inancı, bir felsefesi var. O inançlarla girişimcilik yapıyoruz, sosyal etki üretmeye çalışıyoruz, hayatın bir noktasında faaliyet gösteriyoruz. Benim için sivil hareket en büyük siyaset ve özgürlük alanı.
“Konuşmacılardan klasik sunum beklemiyoruz”
12 Mayıs’taki zirvede konuşmacılar nasıl bir çerçevede yer alacak? Programın yaklaşımı nasıl şekillendi?
Mümkün olduğunca görünür olmayan ama görünür olması gereken isimleri de davet etmeye çalışıyoruz. Elbette bazı isimlerin sahnede olması ilişki yönetimi açısından önemli. Ancak ana yaklaşımım hep aynı: Konu başlıkları tamamen benim olmasını istediğim tarzda şekilleniyor.
Klasik konuşmalar istemiyoruz. Konuşmacılardan kendi birikimlerini, deneyimlerini ve onları rahatsız eden meseleleri anlatmalarını rica ediyoruz. Proje sahibi kurumlara da aynı şeyi söylüyoruz: Bir şey yapıyorsanız hangi felsefeden hareket ettiniz? Sizi ne rahatsız etti? Neden bu projeyi hayata geçirdiniz?
Herkesle öncesinde görüşüyoruz, çerçeveyi çiziyoruz. Sahne canlı bir alan. Orada her şey birebir plana bağlı ilerlemeyebilir. Yine de mümkün olduğunca sahici bir dil kurmaya çalışıyoruz.
Dinleyenleri hafife almamak gerekiyor. Kendi kendinize konuşmamalısınız. Katılımcı salondan çıkarken “Top çevirdiler ve indiler” hissine kapılmamalı. Ne duymak istiyorsa bu şeffaflıkta duymalı.
“Kurum adına konuşmayın, birey olarak vizyonunuzu anlatın diyoruz”
Kurum temsilcilerinin sahnede daha özgür konuşması için nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Konuşmacıları belirlerken bazı isimler endişe duyuyor. “Kurumum adına konuşacağım” diye düşünüyorlar. Ben özellikle şunu söylüyorum: Sizi kurumunuz adına çağırmıyoruz. O kurumda çalışarak edindiğiniz tecrübeye dayanarak davet ediyoruz.
Birey olarak kendi vizyonunuzu ifade etmelisiniz. Markadan ayrışarak konuşabilmelisiniz. Çünkü markadan çıktığınızda bireysel tecrübelerinizi nasıl aktaracaksınız? Sadece kurumsal kimliğe bağlı konuşmak, sosyal etki alanını daraltır.
“Gençlerle çalışmadan çözüm üretilemiyor”
Sosyal etkinin geleceğinde gençleri nerede görüyorsunuz?
Gençler bu konuların konuşulmasını çok istiyor. Bu yüzden Sosyal Etki’de genç gönüllüler grubunu kurduk. Daha önce Arya Genç’i kurmuştum. İş fikri olan gençlerin yatırımcılarla ve iş dünyasıyla bir araya gelmesini hedefledik. Ondan önce Kagider’de Genç Kagiderin kurulmasına liderlik etmiştim.
Toplumda bir sorun varsa çözüm sürecinde gençlerinde katılımı ile ele almak gerektiğine inanıyorum. Kendi yaş grubumuzla kendi aramızda konuştuğumuzda çözüm çıkmıyor. Doğru bilgiyi ve tecrübeyi devredemiyorsunuz. Gençlerle birlikte çalışınca bilgi ve deneyim transferi oluyor, güncel durum ve gençliğin geleceklerinin inşasında çözümün tam merkezinde olmaları ve rol üstlenmeleri çok önemli.
Üniversitelerde çok etkinliğe katılıyorum. Gençler bilgiye açık. Onlara öğretmen gibi yaklaşmamak gerekiyor. Arkadaş gibi konuşmak lazım, bu bir rol değil gerçeklik. Bana “Tavsiyeniz nedir?” diye soruyorlar. Ben kimseden tavsiye beklememelerini söylüyorum. Çünkü hangi ailenin çocuğu olduklarını, hangi kültürden geldiklerini, hangi gerçeklikte yaşadıklarını bilmiyorum. Herkes kendi yolunu kendi gerçekliği içinde bulmalı. Birbirimize ilham olmak yeterli.
“Hayatı düzenlemeden ekonomiyi düzeltemiyoruz”
On yıl sonra Sosyal Etki Zirvesi’ni nerede görüyorsunuz? Yurt dışı açılımı mümkün mü?
Türkiye’de o kadar çok konu var ki kendi gerçekliğimiz içinde sorunlara çözüm aramadan başka yerlere gitmek kolay değil. Ancak Avrupa’da bir çalışma yapmak istiyorum. Orada çok Türk var. Kültür ve önyargılar konusunu oradaki yerel yönetimlerle birlikte ele almak isterim.
Yurt dışında yaşayan topluluklar aslında küçük Türkiye gibi. Din, dil, köken ayrımı olmadan bir arada yaşıyorlar. Fakat Türkiye’ye gelince aynı bir aradalık her zaman sağlanamıyor. Bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.
Sosyal Etki Zirvesi katlanarak büyümek zorunda. Çünkü insan odağında hayatı düzenlemediğimizde ekonomiyi de düzeltemiyoruz. Sosyal hayat ve ekonomi at başı gitmek zorunda.
Ben temizlik sektöründen gelen bir girişimciyim. Toplumun en göz ardı ettiği alanlardan birinden geliyorum. Beni orada rahatsız eden şey mavi yakaya yapılanlardı. İnsan odaklılık şirketlerin kalite politikalarında, web sitelerinde yazıyor ama temizlik elemanlarına davranış kültürü hâlâ çok eski.
1996’dan beri bu sektörün içindeyim. Hâlâ sektör hafife alınıyor. Hâlâ o sektörün liderleri hafife alınıyor. Hâlâ çalışanlar asgari ücrete talim ediyor. Ben bir şeyleri tek başıma düzeltemem ama fark ettirebilirim. En azından suyu bulandırabilirim.
Biliyorum ki farkındalıkla “Oyunu Bozmadan Oyun Kurmak Mümkün değil “
“Gezegene dost felsefesi zirvenin her adımında var”
Zirvenin sürdürülebilirlik yaklaşımında hangi uygulamalar öne çıkıyor?
Son iki yıldır etkinlikte kullandığımız malzemeler geri dönüştürülüyor ve hayvan barınaklarına bağışlanıyor. Paydaşlarımız aracılığıyla bu süreç yönetiliyor. Tüm ekipmanlarımızı tekrar tekrar kullanılabilecek şekilde seçiyoruz. Gezegen dostu bir felsefeyle üretim, kiralama ve kullanım planlıyoruz.
Fuaye alanında farklı etkinlikler oluyor. Sanata da özel bir yer açıyoruz. Her yıl sahnede sanatçılar konuşmalar devam ederken eser üretiyor, sonra onları sergiliyoruz. Konuşmacılarımıza ve moderatörlerimize ilk iki yıl sanatçı dostum Aydan Baktır’ın yaptığı tabloları hediye ettik.
Bu yıl da 2019 yılından beri “Yarının Renkleri Çocuklarımız” proje kapsamında Mavi yaka çalışanlarının çocukları ile devlet korumasındaki çocukların yaptığı tabloları plaket yerine vereceğiz. Karbon ayak izi bırakmadan, daha anlamlı bir hatıra sunmak istiyoruz.
Kayıt olan katılımcılara daha az ayak izi bırakmak için neler yaptıklarını soruyoruz. Anketlerle destekliyoruz. Çıktı raporumuzda bu başlıkları da sergiliyoruz. “Ne yaptık, nereye gittik, kime konuştuk, ne fayda aldık?” sorularına veriyle bakıyoruz.
“Sosyal etki kapitalle birlikte çalışmalı”
Sosyal Fabrika’nın temelinde nasıl bir ekonomik ve toplumsal bakış var?
Sosyal Fabrika markasını tescil ettirdikten sonra Google’da arama yaptım. Atatürk yılklar önce toplumsal görevimiz olduğunun altını çizerek ; Her fabrika, her işletme bir okul, bir ar-ge merkezi olmalı demiştir. Kapital ve sosyal etkinin iç içe olduğu gerçekliği net.
Özel sektörün, bireylerin ve sivil hareketin sorumlulukları var. Ekonomiyi yalnızca ekonomik verilerle iyileştiremiyoruz. Sosyal etkiyle ekonomik verilerin, yani kapitalle sosyal etkinin birlikte işlemesi gerekiyor.
Sadece farkındalık yeterli kalmaz. Çözüme giden yolculuğu da tasarlamamız gerekecek. Bundan sonraki süreçte konu başlıklarını taraflarıyla birlikte ele alıp, çözümün nasıl eyleme dönüşeceğini çalışmamız gerekiyor.
“Ben deli olmaya razıydım; bir taş atılır, kırk akıllı çıkarır”
Sosyal Etki Zirvesi’nin sorumluluğunu nasıl taşıyorsunuz?
Böyle işler büyük bir sorumluluk içeriyor. Bu sorumluluk sadece bana ait değil.
Bugün masada olanlara, etkinliğe gelenlere, konuşmacılara, özel sektör desteğine, sivil toplum paydaşlarına, yasa koyuculara ve tüm tarafları ile toplumun geneline ait.
Ben hep şunu söylüyorum: Bir deli taş atar, kırk akıllı çıkarır. Deli olmaya razıydım. O kimliğimin de altını çiziyorum. Çünkü bazen birinin taşı atması gerekiyor. Ondan sonrası hepimizin ortak sorumluluğu.
Karşı olmak da iyi bir şeydir. İnsanın ruhuna dokunan, insanı inciten, insanı görünmez kılan her şeye itirazım var. Sosyal Etki Zirvesi de biraz bu itirazdan, biraz bu fark ettirme arzusundan, biraz da birlikte iyileşme ihtiyacından doğdu.
