Maro Kurucusu Lale Maro ile Fintechtime Ocak 2026 sayısı için gerçekleştirdiğimiz özel röportaj yayında.

“Bankacılıktan Yapay Zekâya Bir Ustalık Hikâyesi

Lale Maro ile Teknolojinin 45 Yıllık Yolculuğu”

 

“Maro, sektörde 15. yılını geride bıraktı. Bu vesileyle şirketin kurucusu Lale Maro ile bir araya gelerek hem kişisel kariyer yolculuğunu hem de Maro’nun yıllar içinde geçirdiği dönüşümü kendisinden dinleme fırsatı bulduk.

Teknoloji ve finansın kesişiminde Türkiye’nin yakın dönem dönüşüm hikâyesini en yakından yaşayan isimlerden biri olan Lale Maro, 45 yıla yayılan kariyerinde ana sistemlerin kartlı dönemlerinden ağ altyapılarına, bankacılık teknolojilerinin erken evrelerinden bugün yapay zekâ ve gömülü finans tartışmalarına uzanan geniş bir yelpazede çalıştı. Yurt dışındaki sistem yazılımı deneyiminden Türkiye’de bankacılık teknolojilerinin kritik eşiklerine, kurumsal dönüşüm projelerinden danışmanlık kasının kurumsallaşmasına uzanan söz konusu yolculuk, sektörde “ustalık” kavramını adeta yeniden tarif ediyor.”

 

Lale Hanım, kariyer yolculuğunuz çok katmanlı. Sizi teknoloji sektörüne taşıyan kırılma noktası nasıl oluştu? Bu yolculuğu kendi ağzınızdan dinleyebilir miyiz?

1981’den beri bu sektörün içindeyim. Yüksek lisansımı da hesaba katarsak 1979’dan bu yana teknolojiyle çalışıyorum. Benim üniversite yıllarımda bilgisayar mühendisliği gibi bölümler henüz yoktu. Astronomi ve fizik okudum, ardından yurt dışına gidip astronomi alanında yüksek lisans yaptım. Bu alan doğası gereği bilgisayara çok bağımlıdır; yüksek lisans dönemimde bilgisayarla yoğun biçimde çalışmaya başladım.

Mezuniyet sonrasında önümde iki yol vardı. Ya akademide devam edip kutuplarda, radyo teleskoplarda, uzay teleskoplarında sahada olacaktım ya da aile hayatıyla daha uyumlu bir iş seçecektim. Akademik taraf heyecan vericiydi ama pratikte sürdürülebilir görünmedi. O noktada bilgisayar tarafına yöneldim. Böylece 1981’den itibaren teknoloji sektöründe çalışmaya başladım.

O günden bugüne bilgisayarın hemen her evresini gördüm: kartlı sistemler, büyük makineler, network, sistem yönetimi, yazılım… Oldukça kapsamlı bir teknoloji yolculuğu oldu. Yurt dışında yaklaşık beş yıl çalıştım; daha çok “low level” diyebileceğimiz sistem yazılımları geliştirdim. Hayatım boyunca hep yüksek teknoloji tarafına yakın olma şansım oldu. Bir noktada “ bilgi almaktan verme evresine geçtik, ülkeye faydalı olalım” diyerek Türkiye’ye dönmeye karar verdik.

 

Türkiye’ye döndükten sonra bankacılık teknolojileriyle yolunuz nasıl kesişti?

Türkiye’ye döndüğümde ilk olarak Yapı Kredi’nin IT şirketinde çalışmaya başladım. O dönem Türkiye’nin en ileri teknolojiye sahip bankalarından biriydi. Yeni yapılar kuruluyordu, kredi kartları yeniydi, pek çok şey ilk kez hayata geçiyordu. Büyük sistemlerle çalıştım; network, sistem ve yazılım tarafında aktif görev aldım.

Daha sonra Akbank’ın  IT tarafına geçtim. Bankanın inovatif projelerinin yürütüldüğü, araştırmaya alan açan çok özel bir dönemdi. Bir süre sonra araştırma bölümünün başına geçtim. İstanbul’da ilk akıllı kartlı kampüs sistemleri, ilk internet bankacılığı gibi yüksek teknoloji projeler yürüttük. Önünüze fırsatlar çıkan, merak ettiğiniz alanlarda özgürce çalışabildiğiniz bir ortam vardı; bu deneyim bana çok şey kattı.

Teknolojinin tepe noktalarında çalışırken finans tarafıyla daha iç içe olmak istedim ve Finansbank’a geçtim. Bankanın bireysel bankacılığa geçiş süreci vardı ve bu hedef çok netti. “Bu bankayı bireysele geçireceğiz, ne yaparsan yap bu hedefe hizmet et” yaklaşımıyla çok heyecan verici projeler yürüttük. O günün teknolojik koşullarında hem yurt içinde hem yurt dışında ses getiren bankacılık teknolojileri  ortaya çıktı. Yaklaşık 10–11 yıl son derece doyurucu ve başarılı geçti. Zamanla insan bir noktada doygunluğa ulaşıyor; bende de öyle oldu.

 

Kurumsal bankacılıktan sonra girişimci olmaya nasıl karar verdiniz?

Bir süre sonra farklı bankalardan “orada ne yaptıysan gel, burada da yap” gibi teklifler gelmeye başladı. Finansbank sonrasında hem mesleki hem zihinsel olarak doyduğum bir aşamada kendi şirketimi kurmaya karar verdim.

Başta tek başıma danışmanlık yapacağımı düşünüyordum. Ancak çok kısa sürede ekip ihtiyacı ortaya çıktı. O yıllarda Türkiye’de danışmanlık kültürü bugünkü kadar yaygın değildi. Büyük bankalar Türkiye’de yeni şubeler açıyordu, ciddi bir talep vardı. Ben büyük kurumlara teknoloji tarafında executive danışmanlık da veriyordum. Yabancı bankaların Türkiye kuruluş süreçlerinde aktif rol aldım. Bu dönem hem benim hem de şirket için çok besleyici oldu. İlk beş yılda ekip hızla büyüdü.

Bugün hâlâ kurumlara IT assessment yapıyor, teknoloji yol haritaları çıkarıyoruz. Uygun görüldüğünde, o yolculuğu müşterilerimizle birlikte yürüyoruz. Bankalar ve sigorta şirketlerinde çok sayıda dönüşüm projesinde yer aldık. Ekip seçiminde her zaman çok titiz oldum. Eğitim, işine tutkuyla yaklaşma ve gençleri yetiştirme konusu benim için temel öncelikler arasında.

Bir motivasyonum daha vardı: Türkiye’de uzun süre “bu işleri Türkler yapamaz” gibi bir algı vardı ve yurt dışından danışmanlar getiriliyordu. “Neden biz yapamayalım, en az onlar kadar iyiyiz” yaklaşımını sahada ispatlamak istedim. Bilgi birikimini genç kuşaklara aktarmak da bu yolculuğun önemli bir parçasıydı.

 

Şirket kültürünüzden söz ederken “kontrollü büyüme” ve “etik” vurgusu çok güçlü. Bu yaklaşım nasıl şekillendi?

En başından beri çıtalarımız yüksekti. Verdiğimiz sözden dönmemek, bütçelerin şaşmaması, işin kurallarına uygun yürütülmesi… Bunlara çok özen gösterdik. Daha agresif büyüsek belki bugün bin kişilik bir şirket olurduk. Ancak sürdürülebilirlik ve kalite bizim için her zaman daha önemliydi. Kontrolsüz risk almak istemedik; karşı tarafın da zor durumda kalmaması önemliydi.

Bir noktada vizyonumuzu güncelleme ihtiyacı hissettik. İlk 10 yılımızı tamamlamıştık. “İkinci 10 yılda ne yapacağız, ekibi ne yönde büyüteceğiz?” sorularını masaya yatırdık. Bazı olmazsa olmazlarımızdan vazgeçmek istemedik: insanların gelişimi, geri verme kültürü, sorunları kökünden çözme yaklaşımı, dinlemek ve doğru çözümü üretmek. Bunlar bazılarına klasik gelebilir ama benim için etik değerler çok merkezi bir yerde duruyor.

Bugün başladığımız müşterilerin neredeyse tamamı hâlâ bizimle çalışıyor. 15 yılı aşkın süredir devam eden ilişkilerimiz var. Yeni müşteriler de ekleniyor. Elbette teknoloji sürekli değişiyor; bu değişime ayak uydurmak da işin doğal bir parçası.

 

Pandemiyle birlikte ajanda sert biçimde değişti. Gömülü finans ve yapay zekâ başlıklarına nasıl yaklaştınız?

Pandemiyle birlikte dünya bambaşka bir yere evrildi. Gömülü finans, ödeme şirketleri, kripto başlıkları hızla gündeme girdi. Biz bu dönemde aşırı risk almadan, yenilikleri dikkatle izleyip kucaklayacak bir yol haritası oluşturduk. Yapay zekâ zaten durmuyor; ivmesi giderek artıyor. Bu yüzden stratejiyi doğru kurmak ve o doğrultuda ilerlemek çok önemli.

Kendi içimizde de ciddi bir dijitalleşme sürecinden geçtik. İnsan kaynakları, muhasebe ve satış gibi alanlarda farklı dijital araçları devreye aldık. Ekip eğitimlerini hiç aksatmadık. Bugün ekipte ortalama deneyim süresi yaklaşık 10 yıl, ortalama yaş ise 37 civarında. Bu, hem genç hem de sahada ciddi tecrübesi olan dengeli bir yapı yarattı.

Pandemi sonrasında yurt dışına yönelimler oldu; biz de ekipten ayrılan arkadaşlarımızı gördük. Buna rağmen geri dönüş oranımız oldukça yüksek. Bir dönem yüzde 35’lere kadar çıktı, bugün bile yüzde 24 seviyesinde. Bu da şirket içindeki bağın ve kültürün gücünü gösteriyor. İnsanlar burayı yalnızca bir iş yeri olarak değil, gerçekten bir aile gibi görüyor.

 

Sizin kuşağınız teknolojinin en temel katmanlarından bugüne kadar her aşamayı yaşadı. Bugünkü hızlanma çağında, özellikle yapay zekâ ile birlikte, deneyim size nasıl bir süzgeç kazandırıyor?

Biz çok farklı bir dönemden geliyoruz. Kanada’dayken, bir gazete projesinde ekranda akan haberleri piksel piksel  kodlayarak çalıştırdığımız günleri hatırlıyorum. Türkiye’de bankacılık tarafında da sayısız kriz yaşandı. O krizlerde ekip olarak nasıl ayakta kalınır, birlikte nasıl ilerlenir, bunları yaşayarak öğrendim.

Rusya’da zor dönemlerde yürüttüğümüz projeler oldu. Kamyonların üzerinde telefon indirip kurulum yaptığımız günleri bilirim. Bu açıdan baktığınızda bugünkü sorunlar farklı bir yerde duruyor. Bana göre daha tehlikeli tarafları var çünkü hız çok arttı.

Yeniliğe her zaman açığız ama arka planda sürekli şu sorular çalışır: Risk nerede, nasıl önlem alınır, bu teknoloji kalıcı mı? Zamanında internet çıktı, veri patladı, şirketler doğdu; bazıları kaldı, bazıları hızla sönümlendi. Yol haritası oluştururken “hangi teknolojinin arkası gelir” sorusu çok kritik. Kaynaklar daralırken doğru yatırım kararını verebilmek her zamankinden daha önemli.

 

Son 12 ayda bankaların teknoloji ajandasında sizi en çok zorlayan başlıklar neler oldu?

Regülasyon tarafı son derece yoğun. Açık bankacılık, dijital bankalar, elektronik para yapıları… Her kademede yeni beklentiler oluşuyor. Bir yandan kurumlar güncel kalmaya çalışıyor, bir yandan entegrasyonlar, yeni raporlama ihtiyaçları ve sürekli değişen gereksinimler gündemde.

Bütçeler daraldıkça “yapay zekâ ile nasıl verimlilik sağlarız” sorusu herkesin ajandasına girdi. Ancak yapay zekâ sonuçta türetilmiş bir sistem; yanlış kararlar verebilir. Güvenilirlik katmanı bu yüzden çok daha kritik. Süreç gücü, işlemci ihtiyacı ve maliyet boyutu da hesaba katılmalı. Pek çok kurum yapay zekâyı kullanmaya başladı. Biz de ekip içinde kod kontrolü, test ve dokümantasyon gibi alanlarda kullanıyoruz. Bankalara ise ilgilerini çekecek kullanım senaryolarıyla, adım adım ilerlemeyi tercih ediyoruz.

 

Platform bankacılığı ve banking as a service tarafında bankalar neden yavaşlıyor?

Türkiye’de regülasyonlar bazı modellere izin vermiyor. Bankaların birlikte hareket etmesi, veri paylaşımı, rekabet başlıkları belirli sınırlar içinde. Veriler kolay paylaşılmıyor. 6493 çerçevesi, BDDK gibi kurumların kuralları bankacılıkta birçok süreci yavaşlatıyor.

Buluta hazır ürünler var; bizim çözümlerimiz de cloud-ready. Ancak Türkiye’de kullanım alanı sınırlı, bu yüzden çoğu kurum private cloud yaklaşımını tercih ediyor. Bu kısıtlar bankaların hızını doğrudan etkiliyor.

 

Bankaların gelir modeli tarafında nasıl bir dönüşüm görüyorsunuz?

Bankalar temelde mevduat ve kredi üzerine kurulu. Risk sistemleri ne kadar iyi çalışırsa, kredi değerlendirmesi ne kadar sağlıklı yapılırsa o kadar güçlü oluyorlar. Bunun yanında hazine ve sermaye piyasaları tarafında da yeni araçlar gelişiyor.

Öte yandan bankacılık kökenli olmayan ama banka kuran yapılar da var. Bu yapıların bankacılık teamüllerine uyum sağlaması zaman alıyor. Bazıları bu süreçte vazgeçiyor, bazıları ise özellikle yurt dışında başarılı örnekler ortaya koyuyor. Türkiye’de de dijital bankalar ve katılım bankalarıyla birlikte oldukça hareketli bir dönemden geçiyoruz.

 

Yapay zekâ ile birlikte güvenlik, kimlik doğrulama ve fraud başlıkları daha da kritik hale geldi. Projelerde dayanıklılığı nasıl ele alıyorsunuz?

Yurt dışında çok güçlü güvenlik firmaları ve ürünleri var. Türkiye’de de gerçekten iyi işler çıkaran ekipler görüyoruz; bir süredir onları daha fazla desteklemeye çalışıyoruz. Siber güvenlik konusu şu anda en üst seviyede ele alınan alanlardan biri.

Bankaların içinde zaten güçlü güvenlik katmanları var. Kullanıcı tarafında ise farklı riskler ortaya çıkıyor. Kullanıcı ucundaki fraud’u önlemek için ciddi çalışmalar yapılıyor. KYC tarafı daha çok veri analitiğiyle ilerliyor; bu alanda da ekiplerimizde yetkinlik mevcut. Özellikle e-ticaret şirketlerinde, elde edilen verinin finansal amaçlarla analitik biçimde kullanılması dikkat çekiyor.

  

Son dönemde bankalar ve finteklerde ciddi bir insan kaynağı hareketliliği yaşandı. İş arayanlar ve işe alım yapanlar için ne önerirsiniz?

Piyasada insan fazlalığı var gibi görünse de doğru kişiye ulaşmak zor. Biz çoğu zaman arayıp bulamayan tarafız. O yüzden adayların kendilerini daha görünür kılması önemli.

Aday tarafında özgeçmiş ve mülakat çok belirleyici. Gerçekten istenerek mi başvuruluyor, yoksa rastgele mi; bunu mülakatta net biçimde görüyorsunuz. Bizde süreç önce ön görüşme ve yetkinlik değerlendirmesiyle başlıyor, ardından teknik değerlendirme geliyor. Bazı bankalarda test ve teknik sınav süreçleri de var.

Bir de “yapay zekâ geliyor, yazılımcıya iş kalmayacak” gibi bir algı var. Ben bunu yüzeysel buluyorum. Yapay zekânın sihirli bir değneği yok. Doğru tasarlayacak, doğru yönlendirecek, doğru denetleyecek insanlara ihtiyaç artarak devam edecek.

 

Önümüzdeki dönemde şirkette nasıl bir evrim göreceğiz?

2,5  yıldır TÜBİSAD yönetim kurulundayım; orada da ekosistemin gelişmesi için katkı üretmek istiyorum. Etik, regülasyon ve insan kaynağı başlıkları benim için her zaman önemli oldu.

Şirket tarafında ise kurumsallaşma yönünde ciddi bir dönüşüm yaşıyoruz. Kızım Selin ortağım; matematik ve bankacılık geçmişi var ve şirketi sahipleniyor.  Ben biraz geri çekilip işi daha kurumsal bir yapıya dönüştürmeye çalışıyorum. Önceden satış ekibimiz ve yönetici kadromuz yoktu; bugün iyi yöneticilerimiz var, satış ekibi kuruyoruz. Aile şirketinden kurumsal organizasyona geçiş süreci fiilen başladı.

 

“Geri verme” ve eğitim vurgusu sizin için çok güçlü. Bu motivasyonun kaynağı nedir?

Değişmeyecek bazı değerlerim var: kaliteli iş yapmak, düzgün iş yapmak, kontrollü büyümek, insanlara geri vermek. Yetiştirmek, destek olmak, fayda üretmek…

Etik değerlerimden asla vazgeçmem. Bazen bir ihaleyi kaybedebilirsiniz, olabilir. Ama “doğru bildiğimizi yapacağız” çizgisinden çıkmam.

Sosyal tarafta da sınavlara hazırlanan ve ihtiyacı olan öğrencilere eğitsel katkı vermeye çalışıyorum. Haftada birkaç akşamımı buna ayırıyorum. Daha önce çalıştığım bir öğrencinin bilgisayar mühendisliğini kazanması inanılmaz doyurucu bir deneyimdi. Şirketten biraz daha elimi çektikçe bu alanlara daha fazla zaman ayırmayı planlıyorum.

 

Bu kadar yoğun bilgi akışı içinde sizi taze tutan şey ne?

Okumayı çok severim. Hayatım boyunca ertelediğim ve yapmak istediğim pek çok şey var ama şu an en büyük meşguliyetim küçük torunum.  Haftasonları önlükleri takıp mutfağa giriyoruz: “Bugün ne keki yapıyoruz?” Onun gelişimini yakından izlemek çok besleyici.