Echo Bilgi Yönetim Sistemleri A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Nevzat Aslan, Fintechtime Eylül sayısı için yazdı “Uygarlığın Ayak İzleri: Paylaşmanın Ekonomisi!”.

“Makalemde paylaşım ekonomisi kavramının günümüzde içinin nasıl boşaltılarak kapitalist düzenin bir alt kültürüne dönüştürüldüğünü tartışıyorum. Gerçek anlamda paylaşımın, ihtiyaç fazlasını toplulukla paylaşmak ve sahiplikten erişime yönelmek olduğunu vurgularken, bugün gelinen noktada büyük platform şirketlerinin paylaşım kavramını kâr odaklı kiralama ve satma modellerine indirgediğini anlatıyorum. Tüketim kültürünün dayattığı sahip olma arzusunun insanı özgürleştirmek yerine bağımlı hale getirdiğini, paylaşımın ise sadeleşme ve sürdürülebilirlik için bir manifesto olduğunu öne sürüyor, toplumsal dayanışmayı güçlendirecek gerçek paylaşım kültürüne dönmenin önemine dikkat çekiyorum.”

 

Uygarlığın Ayak İzleri: Paylaşmanın Ekonomisi!

2050 yılında dünya nüfusunun 9,8 milyar olacağı tahmin ediliyor. Sınırlı kaynaklarla nereye kadar tüketeceğiz?

-Hayatımızdaki istek ve ihtiyaçları ayırt etmeliyiz.

-Daha az şeyle yaşayabilir hale gelmeliyiz.

– ‘Şeyler’ le değil ‘deneyim ve hislerle’ doyumu yakalamaya çalışmalıyız.

Ortada gayet popüler bir söylem var; herkesin dilinden düşürmediği, rüzgârına kapıldığı, koyu savunucusu olduğu ya da yerden yere vurduğu…

 

 

“Paylaşım Ekonomisi / Paylaşım Devrimi“

Üzülerek söylemeliyim ki sanırım bahsi geçen yıkıcı başlık şu an bizlere sunulan değil.

Neden “Paylaşmayın ekonomisi “yazı başlığım ile karşıladım sizleri, anlatmaya çalışayım.

Paylaşmayın ekonomisi tam da bizlere günümüzde dayatılmaya çalışılan haliyle paylaşım ekonomisinin temeli aslında bana göre. Instagram’da, X’te (eski Twitter), TikTok’ta, YouTube’da, Facebook’ta, LinkedIn’de ve benzeri sosyal medya platformlarında “Paylaşmayın, beğenmeyin” diyorum ben, kapitalist düzen sömürücüleri ve oyun kurucuları ise -tüketin tüketin aman ha sakın sizin olanı “Paylaşmayın”- diyor. Özellikle belirtmekte fayda var, mutluluk ve mutsuzluk duygusunun sahip olunan varlıklar olduğuna inanan materyalist kişilerde paylaşmama isteği daha fazla görülmektedir.

Ne güzel bir zehir salındı aramıza, zerk edildi vücudumuza bizler derin uykudayken, henüz hiçbir şeyin farkında değilken… Tüketim kültürünün hâkim olduğu yirminci yüzyıl ve ortalarında tüketici olarak bizler materyalist, paraya dayalı, sahip olmak isteyen, hedonist bir statü edinme rolü oynar hale geldik. Mutluluğun ancak tüketimle elde edilebileceğini savunan tüketim kültürü, tüketicilerin arzu ettikleri ürün ve hizmetleri, markaları bu amaç için satın aldıkları ve sergiledikleri bir platform oluverdi. Bu dönemde biz tüketiciler, kendi kimliğimizi ortaya koyarken ürünlere ve markalara yöneltildik. Piyasaya ise “Ne tüketiyorsan osun”, “Ne olduğun değil, nasıl göründüğün önemli” gibi ifadelerle; sembollerin ve imajın ön planda olduğu bir tüketim yapısı hâkim oldu. Sahip olduklarımız sonunda bize sahip oldular!

Gerçek anlamda Paylaşım Ekonomisi, birçok öğeye sahip olma ihtiyacını azaltmakla kalmaz, aynı zamanda kurduğu topluluklarla tüketim üzerinden yansıtılmak istenen kimliklerin bağını kopararak toplumun genelinde sahiplenme isteğinin de azaltılmasına katkıda bulunur.

Ülke olarak sürekli üretimden bahsediyoruz. Peki, neyin üretimi, hangi üretim? Tüketim çılgını haline getirilmişiz. Sırf orada bulunmak, kendini işaretlemek için gidilen yerler… Beğenmese de ‘bende de olmalı’ düşüncesiyle alınan, fotoğrafını çekip paylaşmak için tercih edilen popüler kıyafetler ve markalar… Anlamıyor muyuz? Bence çok iyi anlıyoruz; fakat zehir öyle büyük ki, hazzını yaşamazsak acısını çekeceğimizi düşünüyoruz. O mekânda o yemeği yemeden önce Instagram için en iyi açılı fotoğraf karesini yakalama telaşında yemek çoktan soğudu arkadaşım farkında mısın? Dolaplarımız ise giymediğimiz ve giymeyeceğimiz kıyafetlerle dolup taşıyor.

“Paylaşmayın Ekonomisi” evet. Ama düzenin istediği gibi, kullanmadığınız eşyanızı başka ihtiyacı olanların faydasına paylaşmayın değil!

Durmayı, dinlenmeyi; evlerimizde sevdiklerimizle vakit geçirmeyi unutturdular. Her an bir şeylerle meşgul olmayı, sürekli ama sürekli harcamayı dayattılar. Doz aşılınca da: ‘Bir hafta sonum var… Deli gibi çalışıyorum, kazanıyorum; ben değil de kim harcayacak!’ dedirttiler. Her tüketimimizi hem kendimize hem de çevremize karşı haklı göstermemizi sağladılar.

Benim elimde böyle bir istatistik yok; fakat merak ediyorum: 2010’da Instagram hayatımıza girmeden önceki dönem ile sonrasındaki yıllar arasında ülke olarak tüketim alışkanlıklarımız nasıl değişti? Hangi sektörler bu tüketim çılgınlığında başı çekti?

“Kelimelerin anlamı, lügatlerdeki tanımı değil; hayat tarzına dayalı olarak dildeki kullanımıdır denir ya, tam da budur işte: ‘Paylaşım Ekonomisi’nin bizdeki tınısı.

Ne nedir fikir sahibi olmadan, tanımları ve kavramları yerli yerine oturtmadan hemen adapte olup kullanıma geçiveriyoruz. Gerisi lafügüzaf.

 

Ekonomi, bir tercihler bilimidir!

Hemen tanımı hatırlayalım: Ekonomi kıt kaynaklarla maksimum faydayı sağlamaktır.

Demek ki neymiş? tercih ettiklerimiz bizi ya abad ediyor ya da başımızı belaya sokuyormuş.

Bana göre aslında tüketicilerin kapitalist ekonomik modele direniş biçimi olarak ortaya çıkan paylaşım ekonomisi ve sürdürülebilirlik, aşırı tüketimi de içeren çeşitli konularda farkındalığı arttırma aracı olarak da kullanılmakta, ortaklık, iş birliği, paylaşım ekonomisinde değişen tüketici zihniyetler ile önemini vurgulamaktadır.

Tüketim akımına karşı sürdürülebilir tüketim, tüketim karşıtlığı, boykotu, markaları ve kurumları red etmek, markadan kaçınma, etik tüketim, ürün paylaşımı, gönüllü sadelik hareketi, tüketici direnmesi, ortak tüketim gibi yeni akımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Aşırı tüketime karşıtlık olarak takas, ürün değişimi, sosyal ağlardan iş birlikleri oluşturma, ortak ulaştırma, ortak konaklama sistemleri vb. paylaşım temelli yaklaşım gelişmeye başlamıştır.

Yirminci yüzyılda egemen olan ve iki ayrı uçta yer alan komünist ve kapitalist ekonomik sistemlerin her ikisinin de kıt kaynakların adil ve sürdürülebilir şekilde dağıtımı konusunda yetersiz kaldığı görülmüştür. Özellikle tüketimin yol açtığı doğal kaynakların yok olması, nüfusun artması, kullan-at kültürü ile israfın büyümesi, küresel ısınma ve ekolojik dengenin bozulması başlıcaları olarak günümüz tüketim toplumlarının sorunları arasında yer almaktadır.

Tüketim kültürünün ortaya çıkardığı yıkımların yavaş yavaş fark edilmeye başlanması, artan işsizlik, zorlaşan yaşam koşulları gibi nedenler biz tüketicileri ellerindeki kaynakları diğerleriyle paylaşmaya yöneltmiştir. Paylaşım ile tüketicinin daha az tüketmesine imkân tanınmakta, israf, üretim ve tüketim azaltılmakta, böylece kiralama ve takas sayesinde bir edinim türü olarak insanlar tasarrufa yönelmektedir.

 

“Çok mu yeni bu paylaşım ekonomisi?”

Paylaşım ekonomisi, toplumsal evrimin temelinde yatan işbirlikçi yaklaşımın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Üreme, beslenme ve savunma ihtiyaçları nedeniyle ortaya çıkan görev paylaşımları ve eşitlikçi toplumsal yapısı göz önünde bulundurulduğunda insanoğlunun avcı-toplayıcı dönemden günümüze dek paylaşma eyleminin iktisadi anlamda sağladığı faydaların farkında olduğu açıktır.

Bu nedenle her ne kadar yeni bir kavram gibi kulaklarda çınlasa da paylaşım ekonomisinin neredeyse insanlığın başlangıcından beri farklı şekillerde varlığını gösterdiği hatta tarihin önemli bir döneminde hayatta kalmanın en akılcı yolu olduğu söylenebilir!

Avcılığın başlaması, erkeklerin toplayıcılıktan avcılığa geçerlerken kadınların toplayıcılıkta kalmaları sonucunda ilk ekonomik iş bölümünü yaratmıştır. Ortak çalışmanın ürünü olan avdan, “ortak paylaşma” ilkesine göre yararlanılmıştır. Paylaşmaya yalnızca ava katılan yetişkin erkekler değil, geride kalan çocuklar, yaşlılar ve kadınlar da katılmışlardır. Buna karşılık, kadınların da toplayıcılıkta bulduklarını orada atıştırmak yerine biriktirip topluluğun öteki üyeleri ile bölüşmeleri gerekmiştir.

Yerleşik yaşama geçilmesiyle birlikte artan ve çeşitlenen ihtiyaçlar nedeniyle ilkel paylaşımların zamanla yerini bir değerler hiyerarşisi oluşturmuş olan takas ekonomisine bıraktığı görülmüştür. M.Ö. 9000’ li yıllarda tahıl ve sığır değiş tokuşuyla başlayan takas ekonomisinin, M.Ö. 6000 yıllarında Mezopotamya topluluklarının ardından Fenikelilerin de takas sistemini benimsemesiyle yaygınlaşarak, paranın icadına kadar geçen uzun bir dönem boyunca hakimiyetini sürdürdüğü bilinmektedir.

Ekonomistlerin, isteklerin tesadüfen denkleşmesi olarak tanımladıkları takas ekonomisinin, artan ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalması nedeniyle, M.Ö. 1200’lü yıllarda, Çinlilerin nadir deniz kabuklarını değiş tokuş işlemlerinde kullanmaya başladıkları keşfedilmiştir. Mısır firavunlarının mezarlarında dahi bulunan bu deniz kabukları ticaret için yanında 200 sığır taşımak yerine 200 deniz kabuğu taşımayı tercih eden Çinliler tarafından oluşturulmuş ilk para birimlerinden birisi olarak kabul edilmektedir.

Çok gerilere gittik. Günümüze hızlı bir geçiş yapalım.

  

Günümüzde paylaşım ekonomisi kavramını yeniden tetikleyen nedir?

Tüketicilerin krizlerle birlikte kurumlara olan güvenlerinin sarsılması, kapitalist yapıya karşı şüpheciliğin büyümesi ve sürdürülebilir tüketim arayışları paylaşım ekonomisini yaratan önemli etmenler arasında yer almaktadır.

Paylaşım ekonomisi, global krizlerden sonra tüketiciler adına ekonomik fayda sağladığı için düşük maliyetli olması nedeniyle gayet iyi bir alternatiftir. Ekonomik iklimde büyüyen belirsizliğe karşı alternatif tüketim yapısının oluşmasına neden olmuştur. Bundan dolayı ortak tüketim anlayışıyla kaynaklardan hızlı, akıllı ve sosyal yolla faydalanmak ve kıt kaynakların etkin dağılımına dayanmaktadır.

Beraberinde “Sürdürülebilirlik”, çevresel faydalara öncülük eden paylaşım ekonomisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kullanılmayan varlıklar sahibi tarafından paylaşıldığında yenilerinin üretilme gereği en aza inecek ve bu durum tüketim seviyelerinin azalmasını sağlayacaktır. Teorik olarak eğer bir alet kutusu beş kişi tarafından paylaşılırsa, bu dört alet kutusunun daha üretilmesi gerekmeyecek anlamına gelmektedir. Araçlar benzer şekilde paylaşılırsa ek araç üretiminden bahsedememek, bu miktarların gerektireceği metal, plastik, asfalt, tarım toprağı, yollar, ormanlar, benzin vb. tüketim kapitalizminden mevcut düzeni faydalandıramamak anlamına gelecek, bu durum haliyle bazı kesimleri huzursuz edecektir.

 

Bulantı!

2050 yılında dünya nüfusunun 9,8 milyar olacağı tahmin ediliyor. Sınırlı kaynaklarla nereye kadar tüketeceğiz?

-Hayatımızdaki istek ve ihtiyaçları ayırt etmeliyiz.

-Daha az şeyle yaşayabilir hale gelmeliyiz.

– ‘Şeyler’ le değil ‘deneyim ve hislerle’ doyumu yakalamaya çalışmalıyız.

Paylaşmak sadeleşmek anlamına da geliyor aslında. Kendisini ve sosyal ilişkilerini yönetebilenler daha özgüvenli ve tatminli olurken, yönetemeyenler genelde bu açığı ‘satın alarak’ telafi etmeye çalışıyor.

Sahip olmak insanı ağırlaştırır. Seni bağlanmaya zorlar. Sahip olmamak insanı özgürleştirir. Farklı şeyler deneyimleyebilmenin kapısını açar. İnsan kendinde ne varsa o kadar görebilir etrafını, sahip olduğu şeyler kadar düşünebilir.

Birçoğumuz için mülkiyetten vazgeçmek hâlâ çok uzak bir kavram. Ortak tüketime, ortak kullanıma ise çoğu zaman sıcak bakamıyoruz. ‘Sahiplikten erişime’ geçişteki zihinsel dönüşüm büyük ve zorlu bir adım. Ancak çok iyi bildiğimiz bir gerçek var: Ne kadar çok paylaşırsak, o kadar az hammadde ve o kadar az enerji tüketeceğiz. 

Çok iyi değerlendirilemeyen bir konu da paylaşım ekonomisinin getirdikleri yanında götürdüklerinin de olması. Her ne kadar herkese kucak açan bir kavram olsa da düşük gelirli bireylerin bu paylaşım ekonomisinde kendilerine nasıl bir yer bulacakları hala açık bir konu.

Eğer paylaşacak bir şeye sahip değilsen neyi paylaşabilirsin?

 

“Mülksüzleşme” den bahsediyorum. Ama aşağıda vereceğim örneklerdeki gibi değil!

Araştırmalara göre paylaşım ekonomisinin, 2030’a kadar 1,4 trilyon dolara ulaşması beklenmektedir.

Paylaşım ekonomisi koca koca şirketler tarafından yönetiliyor, yönlendiriliyor.

Hadi aşağıdaki boşlukları doldurmaca oyunu oynayalım. İlk harfleri benden.

 

ŞİRKETLER:

Hiç arabası olmayan   U*** (Şirketin tek başına piyasa değeri 2025 yılı ağustos ayı itibarıyla 193 milyar dolar seviyesinde)

Hiç odası olmayan      A*****

Hiç stok tutmayan       A*****

Hiç dükkânı olmayan Ç**** S*****

Hiç restoranı olmayan Y**** S*****

Hiç okulu olmayan       U****

Hiç spor salonu olmayan F*********

 

TAŞERONLAR:

Artık evi olan, pansiyoncu.

Aracı olan taksici.

Eşyası olan, satıcı. . .

Paylaşmak devasa bir ekonomi.

Hiç öyle hayale kapılmayın.

Paylaşmaya dayalı bir anti kapitalist ekonomi değil bu. Elindeki atılı işe yarara para karşılığı dönüştürmeyi öngören tamamen kapitalist bir ekonomi alt kültürü.

 

Günümüzde dünyanın en zenginleri arasındaki ilk 70 kişi, küresel ekonomik servetin yaklaşık 1,2 trilyon ABD dolarına tekabül eden kısmını kontrol etmektedir. Ekonomideki ağ etkisi, platformların merkezileşmesine, rekabetin zayıflamasına ve tüketiciler için alternatiflerin azalmasına yol açmaktadır. Kişisel veriler bir ürüne dönüşerek mahremiyeti ortadan kaldırmıştır. Özellikle Avrupa’da, 2018’de yaklaşık 301 milyar avro olan veri ekonomisinin, 2025 sonu itibarıyla 829 milyar avroya ulaşması beklenmektedir.

Esnek çalışma koşulları ve taşeronlaşma giderek yaygınlaşırken, kalıcı istihdam oranı başta ABD ve Avrupa olmak üzere dünyanın her yerinde azalıyor. Son 30 yılda dünya genelinde ücret artışı enflasyon oranının çok altında kaldı. Yeni iş modelleri, çevrimiçi emek komisyonculuğu üzerinden sömürüyü ve ayrımcılığı arttırdı. Bunu yaparken de demokrasi, özgürlük, paylaşım, topluluk gibi karşı-kültürün kavramlarını kullanarak toplum nezdinde destek bulmayı başardı!

 

Çekişme ve Çelişme

Paylaşım ekonomisinin kavramının ortaya çıktığı günümüz ilk dönemlerinde, tüketicilerin sosyal ağları kullanarak sahip oldukları metaları paylaşmaları hatta birer ortak mülkiyet haline getirmeleri oldukça çekici bir fikirdi. İnsanlar kurdukları web sitelerinde, ürün ve hizmetler üzerinden dayanışma ağları oluşturmaya başladılar. Kâr etme, fayda, rekabet gibi temel ekonomik kavramların yerini güven, yakınlık, paylaşmak gibi sosyal kavramların aldığı düşünülüyordu. Paylaşım ekonomisi, sahip olmanın yerine erişim kapasitesini koyarak geleneksel ekonomik ilişkileri sarsıyordu.

Ancak paylaşım ekonomisi Silikon Vadisi’nin şık ofislerinde platform kapitalizminin içinde eritilerek kısa sürede düşük sermaye yatırımı ile yüksek kâr elde edilebilen bir iş modeline dönüştürüldü.

Dostlarım! Romalılar! Herkes tarafından bilindiği üzere; paylaşmak karşılıksız bir edimdir! İki farklı durumdan birine işaret eder: Bir şeyin hediye olarak verilmesi anlamına gelebilir: “Annem beslenme çantama çok fazla yiyecek koymuş, yiyeceklerimin bir kısmını sen alabilirsin.” ya da birinin sizin sahip olduğunuz bir şeyi geçici olarak kullanmasına izin vermek şeklinde tarif edilebilir: “Bisikletime sen de bir tur binebilirsin.” Her iki durumda da ortada bir para alış-verişi yoktur. Oysa şu an yaşanan “paylaşım ekonomisi”nde örneğin ilk durumda verdiğimiz ihtiyaç fazlası yiyeceğimiz karşılığında bir para alıyoruz. Bu satıştır. İkinci durumda, bir ödeme karşılığında bisikletimizin kullanım hakkını belirli bir süre devrediyoruz. Bu da kiralamadır.

 

Gerçek paylaşım ekonomisi kültürü, toplumsal yaşamımızın her alanında ve dünyanın her köşesinde hayatımıza yön verecek bir manifestodur.

Paylaşım Ekonomisi, sahip olmak değil ihtiyacın süresince kullanmak eksenindeki düzenin adıdır.

Matematikten sözlüye kalkıp, Türkçeden sınıfta kalmayalım!

Sağlıcakla, felsefe ve teknolojiyle kalın…