CBOT Kurucu Ortağı ve CMO’su Çiler Ay ile Fintechtime Mart 2026 sayısı “Fintek Dünyasının Mimarları” dosya konusu için gerçekleştirdiğimiz röportaj yayında.

“Çiler Ay, yapay zekayı sadece bir teknoloji fırtınası olarak değil, konfor alanlarını yıkarak daha iyisini inşa etme aracı olarak gören vizyoner bir lider. San Francisco’dan Türkiye’ye uzanan girişimcilik serüveninde başarısızlıkları en büyük öğretmeni olarak kabul eden Ay, CBOT’u “düzeni korumak” için değil, dijital dünyada hızı, doğruluğu ve tutarlılığı temel alan bir iş gücü yaratmak için konumlandırıyor. Liderliğin cinsiyetten bağımsız bir denge meselesi olduğuna inanan tecrübeli isim, teknolojinin hayatın içinde görünmezleştiği o insani geleceği şekillendirmede kadınların “iç mimar” rolünü üstleneceğini vurguluyor.”

 

Yapay zekanın bugünkü kadar merkezde olmadığı bir dönemde CBOT’un kurucu ortaklarından biri olarak yola çıktınız. Sizi ilgili alanda girişimci olmaya iten temel tutku neydi ve söz konusu yolculuk bugün geldiğiniz noktadaki yönetim anlayışınızı nasıl şekillendirdi?

Dürüst olayım; biz yola çıktığımızda ortada ne bugünkü gibi bir yapay zeka fırtınası vardı ne de şu an her köşe başında duyduğunuz süslü cümleler. Beni bu işe iten şey de ‘AI aşkı’ falan değildi açıkçası; ben hep yeniye tutkulu bir insan oldum, farklı deneyimlere meraklı… Çocukluğumda evimize gelen VHS videonun ertesi gün kutusunu söküp içine bakmışlığım var. Yeni bir şey görürsün, kurcalarsın, ‘bunu daha iyi bir deneyime nasıl çeviririz?’ diye düşünürsün ya, biraz öyle…

Sonra 35 yaş sonrası, San Francisco merkezli başka bir yapay zeka girişimi kurmamızla başladı hikaye ve işler istediğimiz gibi gitmedi. Orada çok net bir gerçekle yüzleştim: bazı şeyleri ‘biraz düzeltip’ kurtaramazsın. Sabır da bir yere kadar… Ya süründürürsün ya yıkarsın. Biz yıktık. CBOT o an doğdu, geleceği görüp onu beklemek yerine, fütürist bir bakış açısıyla inşa etmeyi tercih ederek. Bugün de aynı şeyi yapmaya devam ediyoruz ve yönetim anlayışımızın temelinde ‘düzeni korumak’ değil, konforu bozup daha iyisini aramak var.

Tutku, Sahiplenme, Hız, Açık İletişim ve Eğlence, İşte bu 5 kelime CBOT anayasasının değiştirilemez 5 maddesi. Bunlar poster kelimeleri değil; karar alma biçimi. İnsanların işi sahiplenip hızla hareket ettiği, her şeyi açıkça konuşabildiği, ‘Bunu niye böyle yapıyoruz, daha iyisi var’ diye yöneticisini zorlayabildiği bir kültürden bahsediyorum. Hatta bunu demiyorlarsa tehlike çanları çalıyor. Hata yapılır, önemli değil. Ama o hatayı üç ay taşıyorsan, işte orada problem var. Bizim işimiz hızlı görmek, hızlı konuşmak, hızlı toparlamak.

Gerektiğinde konfor alanından çıkmak çok önemli çünkü konfor alanı şirketlerde çok sinsi bir şey; sonuçlar fena değildir, herkes çalışıyor gibi görünür ama aslında kimse gerçekten üretmiyordur. Ama şu da var: Her konuyu çat diye yıkıp geçemezsin. Bizim bulunduğumuz alan öyle bir alan ki, “hızlanıyorum”, “geleceği inşa ediyorum” yanılgısına kapılırsan pratikte karşılığı olmayan boş boş işlerle para ve zaman yakma riskin inanılmaz yüksek. O yüzden ben bazen özellikle durmayı, izlemeyi, veriyi toplamayı tercih ediyorum. Çünkü teknoloji hızlı ama strateji dikkat ve sabır istiyor. Ne zaman hamle yapacağını, ne zaman bekleyeceğini bilmek bence liderliğin en kritik tarafı. Doğru an gelince zaten yıkıyorsun, ama refleksle değil, hesapla yapıyorsun o hamleyi.

Kısacası, kişisel olarak beni bu yola iten şey yenilik tutkusuydu; CBOT olarak bugün bulunduğumuz liderlik koltuğuna getiren şey ise: beş değişmez maddemiz ile gerektiğinde her şeyi yıkıp daha iyisini kuracak kadar gözü kara olmak. Çünkü geleceği görmek yetmiyor, hareket etmezsen geçmişte kalıyorsun. Gerekirse yeniden yıkarız, ama daha iyisini kurmak için.

 

CBOT olarak sunduğunuz diyalogsal yapay zeka çözümleri, finans dünyasının dijital dönüşümünde kritik rol oynuyor. Yapay zekanın, kurumlar ve kullanıcılar arasındaki güven bağını yeniden inşa eden “mimari” gücünü nasıl tanımlarsınız?

Diyalogsal yapay zekayı biz hiçbir zaman “konuşan bot” olarak görmedik. O dönem öyle başladı belki ama bugün geldiğimiz yerde bambaşka bir şeyden bahsediyoruz. Özellikle agentic yapılarla birlikte yapay zeka artık sadece soruya cevap veren bir arayüz değil; süreç yöneten, aksiyon alan, kurum adına iş yapan bir dijital işgücüne dönüştü. Ama burada kritik bir yanlış anlaşılma var: Yapay zeka kendi kendine karar alıp hareket eden bir yapı değil. Hâlâ kontrol insanda. Kurum ona ne öğretirse, hangi sınırları çizerse, hangi veriyi verirse onun içinde hareket ediyor. O yüzden hata yapma ihtimali de düşündüğümüzden çok daha düşük; çünkü reflekslerini kurumun politikalarından ve verisinden alıyor, doğaçlama değil kontrollü ilerliyor.

Bu da güven meselesini kökten değiştiriyor. Eskiden güven dediğimiz şey insan sesiyle, şubeyle, temsilciyle kurulurdu. Şimdi bambaşka bir yerdeyiz. Çünkü kullanıcı açısından güven; beklememek, doğru cevap almak ve hata yaşamamak demek. Açık söyleyeyim: Bekletmeyen ve hata yapmayan bir sistem, çoğu zaman en iyi müşteri temsilcisinden daha fazla güven yaratıyor. Çünkü deneyim tutarlı, hızlı ve kesintisiz.

Buradaki “mimari güç” tam olarak buradan geliyor zaten. Yapay zeka artık kurumların sadece müşteriyle konuşma şeklini değiştirmiyor; iş yapış şeklini yeniden tasarlıyor. Çağrı merkezinin alternatifi değil, operasyonun yeni katmanı. Süreçleri taşıyan, yükü alan, ölçeklenmeyi mümkün kılan bir yapı. Bizim CBOT’ta inşa ettiğimiz şey de tam olarak bu: Konuşan arayüzler değil, çalışan dijital iş gücü.

Dolayısıyla güveni yeniden inşa eden şey yapay zekanın kendisi değil; onun kuruma kazandırdığı hız, doğruluk ve tutarlılık. Kurum bu üçlüyü sağladığı anda güven zaten doğal olarak kuruluyor.

 

Kurumsal kimliğinizin ötesinde; teknolojiyi insan hayatına değer katacak şekilde tasarlayan bir kadın lider olarak kendinize biçtiğiniz görünmez misyon nedir? Sektöre nasıl bir imza bırakmayı hedefliyorsunuz? 

Açıkçası ben kendime hiçbir zaman “görünmez misyonum şu” diye tarif ettiğim bir başlık koymadım ama dönüp baktığımda bazı şeylerin izini net görebiliyorum. Yıllar önce Dr. John Demartini’nin The Values Factor kitabını okuduğumda oradaki değer çalışmasını tamamlamıştım. Sonuçlarda en tepede ne teknoloji çıktı ne girişimcilik… İnsan çıktı. O gün benim için çok net bir farkındalık olmuştu bu. Çünkü ben teknoloji dünyasının içindeydim ama motivasyonumun merkezinde aslında insan vardı.

Zaten yapay zekayla çok ilişkili olmayan insanlara baktığınızda bunu çok net görüyorsunuz. Onların beklentisi bambaşka bir yerde. “Yapay zeka ütülerimizi yapacak mı, çamaşırlarımızı yıkayacak mı?” diye soruyorlar mesela… Açık söyleyeyim, bu beklentiyi de çok haklı buluyorum. Çünkü teknoloji dediğimiz şey, insanın hayatını kolaylaştırdığı ölçüde anlamlı. Eğer gündelik hayatına dokunmuyorsa, onun için hâlâ soyut bir kavram olarak kalıyor.

Benim değer merkezimde insan var. CBOT’un bugün geldiği noktada deneyimi merkeze alıyor olması da bu yüzden bana çok muhteşem geliyor; çünkü örtüşüyor. Kurduğumuz yapının insanı yormayan, bekletmeyen, zorlaştırmayan bir deneyim üretmesi benim için teknolojinin kendisinden daha anlamlı.

Nasıl bir imza bırakmak istediğime gelince… Ben biraz süreçten çok sonuç odaklı bir insanım, aynı zamanda başarı odaklıyım. Bugün dönüp baktığımda sıfırdan CBOT’u inşa edip bu noktaya getirmiş olmak zaten başlı başına bizim için güçlü bir hikâye. Ama benim için asıl mesele bunu sürdürebilmek. Bu kadar hızlı devinen bir teknolojinin içinde liderliği koruyabildiğimizde ve her geçen gün insan hayatına gerçekten dokunduğunu hissettiğimde, işte o zaman “Evet, anlamlı bir imza bıraktım” diyebilirim.

Çünkü teknoloji üretmek aslında sandığımız kadar zor değil; doğru ekiple, doğru yatırımla teknoloji geliştirebilirsiniz. Ama insan hayatında gerçek bir yer edinebilecek süreçler tasarlamak çok daha zor. Çünkü orada artık kod konuşmuyor, deneyim konuşuyor. İnsan seni hatırlıyor mu, seni tercih ediyor mu, onun hayatını gerçekten kolaylaştırıyor musun… Asıl sınav orada başlıyor.

Eğer bir gün insanlar teknolojiyi konuşurken değil, hayatlarının nasıl kolaylaştığını anlatırken benim dokunduğum yapılardan bahsediyorsa, işte o zaman doğru bir iz bırakmışım demektir. Çünkü teknoloji konuşuluyorsa hâlâ uzaktadır; hayatın içine karıştığında ise zaten görünmez olur. Benim imzam da tam o görünmez kolaylıkta olsun isterim…

 

Liderlik ve girişimcilik serüveninizde “ilgili an benim için bir dönüm noktasıydı” dediğiniz, size liyakat ve teknolojik dönüşümün hızı konusunda en büyük dersi veren özel bir tecrübeyi dinleyebilir miyiz?

Bir şeyleri zorlayarak sürdürmeye çalışmak yerine bitirme cesaretini göstermek insan hayatındaki en önemli derslerden biri bence. Bizim girişimcilik serüvenimizde de bu sahneler yaşandı. İlk girişimimiz başarısızlıkla sonlandıktan sonraki dönemde, San Francisco’da bir meetup’ta, sosyal bir ortamda yeni tanıştığım biriyle sohbet ediyordum. Konu dönüp dolaşıp Türkiye’de büyük bankalardan birinin, şu an yaptığımız işin ilk 101 versiyonu diyebileceğimiz, çok daha basit, sadece sorulara cevap veren NLP tabanlı bir chatbot arayışı olduğunu öğrendim. Türkiye’de o tarihte böyle bir deneyim yoktu çünkü henüz biz ilkini yapmamıştık 🙂

Kırılma anı ise o sohbetin içinde, içimden “Biz bunu yapabilir miyiz acaba?” dediğim andı sanki. O an çok tuhaf bir duygu ile bir önceki girişimin öğretileri ve bu fırsat zihnimde birleşti.

Çünkü insan başarısızlıklarını sevgi ile uğurlarken gerçekten çok şey öğreniyor. Daha temkinli olmayı öğreniyorsun, daha dikkatli oluyorsun, daha ince eleyip sık dokuyorsun. Ama bir yandan da şunu fark ediyorsun: Eğer karşına çıkan yeni fırsatı bu temkinle boğarsan, o fırsat çoktan başkasının oluyor. Özellikle yapay zeka gibi hızın her şey olduğu bir alanda, bazı noktalarda ilk olmak gerçekten kritik. Çünkü iyi bir deneyimi ilk yapan olduğunda, onun üzerine kartopu gibi büyüyen bir etki yaratıyorsun.

O yüzden o an içimden geçen o cümle sadece bir fikir değildi; önceki başarısızlığın öğrettiği temkinle, fırsatı kaçırmama refleksinin birleştiği bir içgörüydü. İşte bazen dışarıdan önemsiz görünen ayaküstü bir sohbet, çok büyük bir kararların kapısını aralayabiliyor.

Sonrası gerçekten benden bağımsız çok hızlı gelişti. Çünkü fırsatı görmek tek başına yetmiyor; kimse senin hazırlanmanı beklemiyor. Orada liyakat meselesi devreye giriyor. Ve çok şanslıydık, mühendislik gücümüz muhteşemdi ve inanılmaz hızlı hareket edilebildi. Kısa sürede bir demo hazırladık ve yurtdışındaki şirketlerle yarıştığımız o süreçte açık ara en iyi deneyimi ortaya koyduk.

O gün şunu çok net öğrendim: Doğru insanlarla çalışmak seni sadece büyütmez, hızlandırır da. Ve o hız, teknolojik dönüşümün temposuna yetişebilmenin tek yolu.

İşte CBOT’un doğuşu da tam olarak bu iki dersin kesişiminde oldu. Bir yandan bir girişimi bitirecek kadar gerçekçi olmak, diğer yandan yeni bir fırsatı görüp üzerine atlayacak kadar cesur. Ve biz o trene sadece binmedik, ilk vagonlarında yerimizi aldık. Bugün geriye dönüp baktığımda, o gün verdiğimiz kararın bizi sadece Türkiye’de değil, global ölçekte bu alanın bilinen oyuncularından biri haline getirdiğini görmek çok kıymetli.

 

Yapay zeka gibi geleceği kodlayan bir teknik alanda kadın liderlerin temsili oldukça kritik. 2026 perspektifinden baktığınızda, söz konusu alandaki algısal bariyerlerin ve “cam tavanların” geçirdiği değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Çilersel bir açıdan yaklaşacağım bu soruya izin verirsen. Dürüst olmam gerekirse ben  klasik “kadın liderlik” söylemlerinin çoğuna çok inanmıyorum. Çünkü meseleye sadece temsil ya da sayısal eşitlik üzerinden bakmak bana eksik geliyor. Liderliğin cinsiyeti olmaz… Ama kadın ve erkek aynı değil, o zaman eşit de olmuyor sanki matematiksel olarak. Önce bunu anlamamız lazım her iki cins olarak.

Kadın daha yaratıcı, daha düzen kurucu, daha detaycı iken erkek ise daha uygulayıcı, daha sert, daha iten bir güç. Aslında bu yeni bir şey de değil; ilk çağlara, mağara yaşamından bu yana süregelen bir denge bu. Kadın içeride hayatı kuran, düzenleyen; erkek dışarıda mücadele eden. İki tarafın gücü farklı ama birbirini tamamladığında sistem gerçek anlamda çalışıyor.

Yapay zekâ tarafına geldiğimizde bu denge daha da kritik hale geldi. Çünkü AI sadece kod değil artık, deneyim tasarımı. Ve deneyim tasarlamak, insanı anlamadan mümkün değil. Tam da bu yüzden, önümüzdeki dönemde kadın bakış açısının bu alanda daha da önem kazandığına şahit olacağız gibi geliyor bana.

Cam tavan meselesine gelince… Açıkçası ben bunu sadece kadınların yükselmesinin önündeki dışsal engeller olarak okumuyorum. Evet, iş hayatında kadınlara uygulanan bazı önyargılar, zorlaştırıcı koşullar var, bunu inkâr edemeyiz. Ama meseleye sadece buradan bakmak da bana eksik geliyor. Çünkü bazen cam tavan dediğimiz şeyin bir kısmını kadın kendi hayat öncelikleriyle de inşa ediyor olabilir.

Kadın anne oluyor mesela… Bu biyolojik, duygusal ve zamansal olarak çok büyük bir sorumluluk. Kariyer temposunu, risk alma iştahını, zaman kullanımını doğal olarak etkiliyor. Bu bir geri kalma değil; hayatın farklı bir alanında derinleşme tercihi. Ama biz çoğu zaman bu dengeyi konuşmak yerine meseleyi sadece “engellendik” başlığıyla ele alıyoruz.

Oysa ben liderlik yolculuğunu bir yarıştan çok, yaşam dengesi olarak okuyorum. Kadın ve erkeğin hayat içindeki öncelikleri, ritimleri ve sorumlulukları farklı olabiliyor. Bu farklılık da kariyer eğrisine yansıyor. Bunu sadece sistemsel bariyer diye okumak yerine, daha bütünsel değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Bu yüzden bugün yaşanan dönüşümü bir “cam tavan kırıldı” hikâyesinden çok, liderlik yapısının doğasına daha uygun bir dengeye evrilmesi olarak düşünmek lazım.

 

Yapay zeka ve dijital pazarlama alanında fark yaratmak isteyen ancak sektördeki görünmez engellerden çekinen genç kadınlara, klişe tavsiyelerin ötesinde ne tür bir yol haritası önerirsiniz?

Dijital pazarlama tarafında bir dönem “sosyal medya yönetimi” diye bir şey vardı mesela… Hatırlarsınız, inanılmaz hype’tı. Herkes o alana yöneliyor, ajanslar ekipler kuruyor, şirketler “social media manager” arıyordu. Yeni bir meslek doğmuş gibi konuşuluyordu. Sonra ne oldu o işe? Kaybolmadı aslında… Evrildi. İçine veri girdi, performans girdi, otomasyon girdi, yapay zekâ girdi ve bambaşka bir forma dönüştü.

Bugün yapay zekâ tarafında yaşanan dönüşüme de ben biraz öyle bakıyorum. O yüzden bu alanda ilerlemek isteyen genç kadınlara ilk söyleyeceğim şey motivasyon değil farkındalık olur. İçinde bulunduğumuz değişimin büyüklüğünü doğru okumak ve kendini sürekli güncel tutmak çok kritik. Çünkü bu sektör beklemiyor. Dün öğrendiğin şey bugün zaten herkesin bildiği bir bilgiye dönüşebiliyor.

Bir de sadece bugüne bakmamak lazım. Açılacak yeni kapıların farkında olmak gerekiyor. Tıpkı 2000’lerde e-ticaretin yükselişi gibi… O dönem sadece online mağazalar açılmadı; lojistikten ödeme sistemlerine, ürün içerik üretiminden performans pazarlamaya kadar onlarca yan sektör doğdu. Bugün yapay zekâ da benzer bir kırılım yaratıyor ve henüz adını bile koyamadığımız yeni meslek alanları oluşuyor.

O yüzden ben genç kadınlara sadece mevcut rollere hazırlanmalarını değil, oluşacak yeni alanlara da kafa yormalarını öneririm. Çünkü yaratıcılığın çok daha değerli olacağı bir döneme giriyoruz. Bugün hayal etmekte zorlandığımız pek çok iş kolu, birkaç yıl sonra en çok konuşulan meslekler olacak.

Kısacası mesele bu sektöre girmek değil; dönüşümü okuyup kendini o dönüşümün neresine konumlandıracağını önden tasarlayabilmek.

 

2026 ve sonrasına dair teknoloji ajandanızdaki en heyecan verici projeyi düşündüğünüzde; kadınların yapay zeka ile şekillenen o dijital geleceği inşa ederken üstleneceği en kritik rolü hangi kelimelerle tanımlarsınız?

Az önce bahsettiğim o dönüşüm meselesinin devamı gibi görüyorum aslında bunu. Çünkü 2026 ve sonrasına baktığımda teknoloji ajandasında beni en çok heyecanlandıran şey tek başına yapay zekânın ne yapabildiği değil; onun hayatın içine nasıl yerleşeceği.

Bugün hâlâ yapay zekâyı konuşuyoruz ama çok yakın bir gelecekte konuşmayacağız bile… Çünkü görünmez olacak. Süreçlerin içinde, deneyimlerin içinde, karar mekanizmalarının içinde akacak. Asıl inşa edilen şey teknoloji değil, o teknolojinin insan hayatındaki yeri olacak.

Kadınların burada üstleneceği rolü tek kelimeyle tanımlamam gerekirse “şekillendirici” derim. Çünkü kadın bakış açısı teknolojiyi sadece çalışır hale getirmiyor; onu yaşanır hale getiriyor. Deneyimi kuran, akışı yumuşatan, hayatın içine yerleştiren taraf oluyor.

Önümüzdeki dönemde de kadınların yapay zekâ ile şekillenen bu dijital gelecekte daha fazla tasarlayan, konumlandıran ve anlam katan tarafta olacağına inanıyorum. Çünkü teknoloji sert bir zemin ama onun insani katmanını inşa etmek çok daha farklı bir bakış açısı gerektiriyor.

Geleceği sadece kod yazanlar değil, onu hayata yerleştirenler belirleyecek. Ve bu yeni iç mimarinin içinde kadınların rolü çok daha görünür olacak.

Bu vesileyle de teknolojiyi sadece kullanan değil, üreten, şekillendiren ve dönüştüren tüm emekçi kadınların Kadınlar Günü’nü kutlamak isterim. Çünkü inşa edilen gelecek sadece dijital değil; aynı zamanda insani olacak.