Echo Bilgi Yönetim Sistemleri A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Nevzat Aslan, Fintechtime Şubat 2026 sayısı için yazdı “Karmaşaya Aşina!”
“Zamanın kırbacı altında sürekli ertelediğimiz o “ideal kendimiz” ile bugünün yorgun gerçekliği arasında sıkışıp kalırken, aslında algılarımızın inşa ettiği gizli birer akıl hastanesinde yaşıyoruz. David Rosenhan’ın sarsıcı deneyi bize gösteriyor ki; bir kez etiketlendiğimizde gerçekliğin hiçbir hükmü kalmıyor ve en tehlikeli yanılsama, yanılmayacağına inananların kibrinde filizleniyor. Gelecek kaygısıyla bedeni sürekli alarmda tutan insan bilinci, dostluğu bir gecede yıkıma dönüştüren primat atalarından devraldığı o ilkel mirasla kendi sonunu mu hazırlıyor, yoksa bu karmaşaya aşina olup potansiyeline ulaşmayı mı seçecek? Gelin, etiketlerin ve öngörüsel endişelerin ötesine geçerek, duygu ve hislerin zamana yayılan o tekinsiz ama bir o kadar da insani yolculuğunu birlikte sorgulayalım.”
Karmaşaya Aşina!
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine.
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek.
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığını bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem gücünü yitiriyorlar.
— William Shakespeare, Hamlet (Türkçe çeviri)
Zamanın Kırbacı ve Şizofrenik Gerçeklik!
Şu an içinde bulunduğumuz yıl da teknik olarak geçen yıl aslında; zira her yıl bir sonraki yılın “geçen yılıdır”.
Ertelemek dediğimiz o masum görünen eylem, esasen sorumluluğu gelecekteki “kendine” ihale etmekten başka bir şey değil. Sanki zihnimizde üç farklı insan yaşıyormuş gibi: Geçmişteki Nevzat (O “salak”, hataların müsebbibi, bizi bağlamaz), şu anki Nevzat (meşgul, yorgun ve görece tembel) ve sabah erken kalkan o “süper kahraman” Nevzat; hani şu bitmeyen bütün işleri halledecek, geçmişteki hataları yapmayacak olan…
Ancak beş dakika sonra şu anki Nevzat da geçmişin karanlığına gömülecek ve şu anki Nevzat, beş dakika önce sadece umut dolu bir “gelecekten” ibaretti.
Neyse buralar karışık konu başka yerlere gidiyor. Ben kendime bir kahve daha koyup yatışayım, siz de yazdıklarım üzerine düşüne durun.
Sehven İntihal
Unutmayın; bir şeyi görmezden gelmek, onu yok etmez. Sadece çarpma şiddetini artırır…
Rosenhan’ın yaptığı ünlü deneyin popüler anlatımına göre…
1973 yılında, tamamen sağlıklı sekiz kişi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki psikiyatri hastanelerine kendi ayaklarıyla girdi.
Hiçbiri hasta değildi.
İçeridekilerin hiçbiri bunu fark etmedi.
Bu bir tesadüf değildi.
Bu, psikolog David Rosenhan tarafından tasarlanan ve rahatsız edici bir soruya cevap arayan bir deneydi: Uzmanlar, akıl sağlığı ile akıl hastalığı arasındaki farkı gerçekten güvenilir biçimde ayırt edebilir mi?
Bunu test etmek için Rosenhan sekiz sıradan insan topladı:
Bunların arasında bir ressam, bir ev hanımı, bir çocuk doktoru ve bir yüksek lisans öğrencisi de vardı.
Sadece tek bir konuda yalan söylediler.
Sesler duyduklarını söylediler.
Sadece üç kelime: “Boş” “Yankı” “Güm”
Bu yeterliydi.
Sekizinin tamamı hastaneye yatırıldı.
Hastaneye girdikleri anda rol yapmayı bıraktılar. Normal davrandılar. İş birliği yaptılar. Taburcu edilmeyi istediler.
Hiçbiri işe yaramadı.
Her normal davranış bir semptom olarak yeniden yorumlandı.
Not almak → obsesif davranış.
Sessizce beklemek → patolojik dikkat arayışı.
Nezaket → hastalıkla uyumlu, kontrollü davranış olarak kayda geçti.
Yedisine şizofreni,
birine manik depresyon tanısı kondu.
Tek bir personel bile onların sağlıklı olduğunu fark etmedi.
Ama hastalar fark etti.
Gerçek hastalar yanlarına gelip fısıldadı:
“Sen diğerleri gibi değilsin. Buraya ait değilsin.”
Hasta olarak görülenler, eğitimli profesyonellerin göremediğini gördü.
Ortalama yatış süresi 19 gündü.
Bir kişi 52 gün boyunca hastanede kaldı.
Her gün aynı gerçeği pekiştiriyordu:
Bir kez etiketlendiğinde, gerçeklik artık önemini yitiriyordu.
Rosenhan, On Being Sane in Insane Places (Delilerin Arasında Akıllı Olmak) adlı çalışmasını yayımladığında psikiyatri dünyası ayağa kalktı.
Bir hastane onu açıkça meydan okumaya çağırdı:
“Yeni sahte hastalar gönder, biz yakalarız.”
Rosenhan kabul etti.
Aylar boyunca o hastane 41 sahte hasta tespit ettiğini açıkladı.
Rosenhan hiç kimseyi göndermemişti. Tek bir kişiyi bile.
Sonuç kaçınılmazdı.
Tanılar her zaman gerçeğe dayanmıyordu.
Bağlam ve beklenti tarafından şekilleniyordu.
Bu deney, klinik etiketlere duyulan kör güveni sarstı ve ruhsal hastalıkların tanı ve tedavisinde önemli değişikliklere yol açtı.
Ama daha derin dersi bugün hâlâ rahatsız edici.
Algı, bazen deliliğin kendisinden daha fazla gerçekliği çarpıtabilir.
Ve bazen en tehlikeli yanılsama,
Yanılamayacağına inananlara aittir.
Eudemonia
Mutluluk bilimi ya da kadim adıyla Eudemonia, insanın kendi potansiyeline ulaşma çabasıdır; ancak biz modern zamanın “tekinsiz” insanları, potansiyelimizden çok etiketlerimize sığınıyoruz. 1973 yılında Psikolog David Rosenhan’ın yaptığı o sarsıcı deneyi bu nedenle konu ettim makaleme.
Buradan nereye mi varıyorum? Bir kez etiketlendiğinizde, gerçeklik artık önemini yitiriyor. Tıpkı ekonomi piyasalarındaki “etiketler” veya jeopolitik krizlerdeki “ötekileştirmeler” gibi. Algı, bazen deliliğin kendisinden daha fazla gerçekliği çarpıtabiliyor ve en tehlikeli yanılsama, her zaman yanılamayacağına inanan o “kibirli” otoritelere ait oluyor.
Bizler, klinik etiketlere duyduğumuz kör güvenle, kendi “akıl hastanelerimizi” inşa ediyoruz.
Gece de güne dair…
Zebralar neden ülser olmaz? Robert Sapolsky’nin o meşhur sorusu aslında tüm varoluşsal sancımızın özeti.
Bir zebra bir aslan tarafından kovalandığında kriz kısa sürelidir; ya ölür ya da kurtulur ve otlamaya devam eder; emeklilik fonlarını veya gelecek haftaki statüsünü dert etmez.
Oysa insan bilinci, duygularını zamana yayan, “ya yarın tekrar gelirse” diye endişe (his) geliştiren yegâne varlıktır. Öngörüsel endişe dediğimiz bu durum, bizi şimdiki zamanda yaşayamayan, sürekli gerçekleşmemiş tehditlerin gölgesinde titreyen varlıklar haline getirmiştir. Özetle modern insan, fiziksel bir tehdit olmasa dahi sadece düşünce gücüyle geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyarak bedenini sürekli bir alarm halinde tutmayı başarmıştır. İnsan stresini hayvanlardan ayıran bu temel fark, bilincin doğasında yatar. Sinir bilimci Antonio Damasio, “The Feeling of What Happens” adlı kitabında duygular (emotions) ile hisler (feelings) arasında bir ayrım yapar. Damasio’ya göre duygular biyolojik ve bedensel tepkilerdir; hisler ise bu tepkilerin zihinsel deneyimleridir ve bilinç gerektirir.
Bugün Uganda’daki Kibale Ulusal Parkı’nda yaşanan o trajik “şempanze iç savaşı”na bakın… 20 yıl boyunca birlikte yaşayan, birbirine yardım eden Ngogo şempanzeleri, bir liderlik değişimi ve “kaynakların yetersizliği algısı” yüzünden birbirine düşman oldu. Eski dostlar, müttefikler; şimdi birbirlerinin yavrularını öldüren koordineli saldırganlara dönüştüler.
Michigan Üniversitesi’nden primatolog John Mitani, “Şempanzelerin komşu gruplara saldırıp öldürdüğünü uzun zamandır biliyoruz. Ama artık görüyoruz ki, bunu eski dostlarına ve müttefiklerine karşı da yapabiliyorlar” dedi.
Bu size bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
İnsanlık olarak biz de mi kendi yıkımımızı hazırlıyoruz? Şempanzelerin bu nadir görülen şiddeti, bizim modern “ekonomik ve askeri” savaşlarımızın primitif bir aynası değil mi? George Orwell’in “Hayvan Çiftliği”ndeki o meşhur domuzlar gibi, zayıfı çalıştırıp toplumun gelişmesine dair methiyeler mi düzüyoruz, yoksa sadece köleliğe yeni bir isim mi veriyoruz?
Söz uçar, direniş kalır.
Sağlıcakla, felsefe ve teknolojiyle kalın…
