Echo Bilgi Yönetim Sistemleri A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı Nevzat Aslan, Fintechtime Şubat 2026 sayısı için yazdı “Kalabalıkların Çılgınlığı: Zihinsel Ötenazi II – Nefes”.
Finans tarihinin dekoru değişiyor ama insanın korkusu, hırsı ve kalabalığa kapılma eğilimi pek değişmiyor. Isaac Newton’un South Sea balonunda önce doğru zamanda çıkıp ardından “kaçırıyorum” duygusuyla çok daha yüksek fiyattan geri dönmesi bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Aynı hikâye Dot-com balonundan kripto varlıklara, fenomen hisselerden LTCM’nin çöküşüne kadar farklı biçimlerde tekrar karşımıza çıkıyor. Çünkü piyasada bilgi ve zekâ tek başına koruma sağlamıyor. Disiplin, risk yönetimi, sabır ve duyguları kontrol edebilmek çoğu zaman daha belirleyici oluyor. Haklı olmak da yetmiyor. Haklı çıkana kadar oyunda kalabilecek güce sahip olmak gerekiyor. Newton’un ve LTCM’nin hikâyelerinin ortak noktası tam burada yatıyor. İnsan, dünyayı olduğu hâliyle değil, kendi korkuları ve beklentileri içinden görüyor. Para da insanı başka birine dönüştürmekten çok, içinde zaten var olanı büyütüyor. Belki de bütün bu tarihsel çılgınlıklardan geriye kalan en güçlü ders şu: Asıl beceri doğru cevabı bilmekten çok, o cevabın hangi koşullarda doğru olduğunu anlayabilmek.
Kalabalıkların Çılgınlığı: Zihinsel Ötenazi II – Nefes
Hedefim ağacın dalındaki elma değil de
gökyüzü mü olmalıydı, sence?
Elma gerçekten tatlı mıydı;
cücelerin yedisini birden üzen,
Adem’le Havva’yı birleştiren bir suçlu mu?
Ulaşılmazımdı belki ama hep arzuladığım,
ya da bazen düşün-düğüm-de…
Adem’in Havva’dan başka şansı mı vardı?
Pamuk Prenses mi çok salaktı,
cadı mı çirkin ama akıllı?
Dalına sağlam tutunamadığından mı düştü Newton’un başına,
yoksa bir şeyi bulmanın sırrı “O”nun yerini bilmek miydi?
– Nevzat ASLAN / 03.12.2000
Yaratıcı Yıkım
Piyasayı herkesten önce doğru okuyan, tam zamanında satıp büyük bir servet kazanan ama sonra dönüp aynı hisseyi kendi sattığı fiyatın iki katına geri alıp batan bir adam düşünün. Bu adam borsacı değil dolandırıcı hiç değil; bu adam yer çekimini keşfeden, kalkülüsü icat eden ve İngiltere’nin darphanesini yöneten Isaac Newton!
Dünyanın en zeki insanının borsada batma sebebi bilgi eksikliği değil; korku, açgözlülük ve “herkes kazanıyor, ben kaçırıyorum” hissi gibi duygular. Davranışsal finans olarak adlandırılan bu durumda, paranın değil insan psikolojisinin borsayı nasıl yönettiği açıkça görülüyor.
Tarih boyunca şişen yüzlerce balonda en büyük zararı hep “kaçırıyorum” korkusuyla son anda balona atlayanlar görmüş.
Ve net olan. Bu hikâye sadece Newton’un değil, hepimizin hikayesi…
1720’de İngiltere’yi çılgına çeviren South Sea balonunun nasıl şiştiği, Newton gibi bir dehanın bu tuzağa neden düştüğü ve bugün milyonlarca yatırımcının neden aynı hatayı tekrarladığı bu makalenin temel soruları…
Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti!..
Newton, paradan anlamayan dalgın bir profesör değil. 1665–1667 veba yıllarında çiftliğine çekildiğinde kalkülüsün temellerini geliştiren, kütle çekimi üzerine ilk büyük fikirlerini oluşturan ve modern bilimin taşlarını döşeyen bir isim. Newton, uzun yıllar kraliyet darphanesini yönetmiş, para reformunu yürütmüş ve kendi servetini milyonlarca dolarlık dengeli bir portföyde başarıyla idare etmiş. South Sea hisselerini de en erken alanlardan ve riski de gayet güzel hesaplayabilen biri.
Balonun oluşumu İngiltere’nin 1700’lerin başındaki savaş borçlarıyla başlamış. 1711’de kurulan South Sea Company, devletin riskli borç kağıtlarını hisseyle değiştirmeyi teklif etmiş ve karşılığında devletten garantili bir faiz almıştır. İnsanların bu hisseye yönelme sebebi, şirketin Güney Amerika ile ticaret tekeline sahip olduğu ve bölgenin altınlarının Londra’ya akacağı hikayesidir. Ancak gerçekte İspanya ile yapılan kısıtlı anlaşmalar nedeniyle şirketin ticaret hacmi anlatılan servet hikâyesinin çok gerisindeydi; genel ticaret yılda tek gemiyle sınırlandırılmış, şirketin köle ticareti de dahil gerçek faaliyetleri ise hissedeki beklentiyi karşılayacak ölçekte bir zenginlik yaratamamıştı.
Parlak hikâye o kadar güçlüydü ki kimse şirketin kârını sorgulamıyordu; 1718’de Kral George’un şirketin başına geçmesiyle (Ama burada önemli bir nüans var: “şirketin başına geçti” ifadesi bugünkü anlamıyla CEO olup şirketi günlük olarak yönetmeye başladı şeklinde değil. South Sea Company’de governor’ın altında sub-governor, deputy-governor ve directors bulunuyordu; şirketin fiilî işleri bu yönetici kadro tarafından yürütülüyordu. Dolayısıyla George’un konumu, kraliyet prestijini şirkete taşıyan en üst düzey makam olarak düşünülmeli) South Sea Company, halkın gözünde neredeyse devlet güvencesindeki batması imkânsız bir kuruma dönüştü. Şirketin asıl iş modeli, borcu daha az hisseyle kapatabilmek için hisse fiyatını şişirmekti. Şirketin finansal beyni Sir John Blunt, talebi artırmak için hisseleri taksitle satmış ve insanlara hisse almaları için düşük faizli borç dağıtmış, insanlar ödünç parayla hisse aldıkça fiyatlar yükselmiş bu da yeni borç almayı kolaylaştıran bir döngü yaratmıştı. Hisse fiyatı ocak ayında 128 sterlin civarındayken haziran sonunda 1.000 sterlinin üzerine çıkmış; yani yaklaşık sekiz katına ulaşmış. Londra kahvehaneleri borsa salonuna dönmüş, hatta ne iş yapacağı sonra açıklanacak sahte şirketler bile para toplamaya başlamıştı.
Balonlar bir hikâye ile şişer ancak matematiğe çarptıklarında patlarlar.
South Sea yönetiminin rakip şirketlerin hisse satışını yasaklatmasıyla zincir kopmuş; bu şirketlere borçla yatırım yapanlar borçlarını ödemek için South Sea hisselerini satmak zorunda kalmıştı. Bir kişinin satmasıyla başlayan süreçte alıcı bulunamayınca fiyatlar birkaç ay içinde 1000 sterlinden 200 sterlinin altına çakılmış. Binlerce insan iflas etmiş ve olay büyük bir siyasi skandala dönüşmüştü.
Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti…
Asıl suçlu kim mi? Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen, “bişey olmaz” kültürü ve yanlışa sessiz kalan herkes… hepimiz!
Gök cisimlerinin hareketlerini hesaplayabilirim ama insanların deliliğini asla!
Newton, 1720 başında işlerin çığrından çıktığını fark edip hisselerini 350 sterlin civarında satarak milyonlarca dolarlık kâr elde etmişti!.. Ancak o sattıktan sonra fiyatlar 800 sterline kadar yükselmeye devam etti. Newton, etrafındaki insanların ve komşularının zengin olmasını izlerken “fırsatı kaçırma korkusu” (FOMO- Fear of Missing Out) ve kıskançlık duygularına yenik düştü. Haziran ortasına gelindiğinde Newton’un direnci kırılmıştı. 14 Haziran’da güvenli devlet kâğıtlarının önemli bir bölümünü sattığı kesin; buradan elde ettiği parayla South Sea hisselerine yaklaşık 700 sterlin seviyesinden yeniden girdiği ise eldeki kayıtların en güçlü işareti. Yani birkaç hafta önce 350 sterlin civarında sattığı hisseyi, yaklaşık iki katı fiyattan yeniden almış görünüyor. Balon patladığında Newton’un kaybı bugünün parasıyla milyonlarca dolara denk geliyordu. Newton’un bu olaydan o kadar canı yanmıştı ki artık South Sea adının anılmasına bile katlanamıyordu. Ona atfedilen meşhur söz şöyledir: “Gök cisimlerinin hareketlerini hesaplayabilirim ama insanların deliliğini asla”.
Newton’u esir alan üç temel tuzak var: kaçırma korkusu (beyindeki ödül merkezinin mantığı itmesi), sürüye uyma (kalabalıktan ayrılma korkusu) ve aşırı özgüven.
Borsa, gezegenler gibi sabit kurallarla değil, milyonlarca insanın anlık duygusuyla hareket eder. Fiyatları her zaman mantıklı yatırımcılar değil, heyecanla hareket eden kalabalıklar belirleyebilir.
O dönemde Hoare’s Bank (İngiltere’nin en köklü ve sıra dışı özel bankalarından biridir. Kuruluş: 1672, Londra. Kurucusu Sir Richard Hoare’dur. Banka, Birleşik Krallık’ın hâlen faaliyet gösteren en eski özel mülkiyetli bankası olarak kendisini tanımlıyor. Banka 12 kuşaktır Hoare ailesinin kontrolünde. Dış yatırımcı veya halka açık hissedarlık bulunmuyor. Daha da önemlisi, aile ortakları sınırsız sorumluluk (unlimited liability) esasına göre bankanın arkasında duruyor; bu yapı bankanın oldukça muhafazakâr bir risk politikası izlemesinin temel nedenlerinden biri. Bankayı ilginç yapan asıl konu büyüklüğünden çok iş modeli. Büyük bankaların aksine agresif büyüme, yüksek kaldıraç veya karmaşık finansal ürünler yerine sermayenin korunması, yüksek likidite ve uzun vadeli müşteri ilişkilerine önem veriyor. Reuters’ın 2026 değerlendirmesinde de bankanın yüzyıllar boyunca krizleri atlatabilmesinde bu muhafazakâr yaklaşımın önemli rol oynadığı belirtiliyor.) gibi disiplinli kalan kurumlar, balonun farkında olup planlarına sadık kalarak kâr elde etmeyi başarmıştır.
Restleşmenin Çekimserliği!
Günümüzde dekor değişse de oyun aynı kalmıştır… 1990 sonlarındaki internet balonunda (Dot-com), kâr etmeyen şirketlerin hisseleri sadece “com” ekiyle uçmuş ve NASDAQ endeksi 5 yılda yaklaşık 8 kat artıp sonra %83 değer kaybetmiştir. Benzer şekilde kripto varlıklarda da “dijital altın” gibi değişen hikayelerle büyük fiyat hareketleri yaşanmıştır. Bitcoin’in 2017-2018 grafiği ile 1720 South Sea eğrisi şaşırtıcı derecede benzer. Ayrıca 2020-21 yıllarında sosyal medya forumları aracılığıyla “fenomen hisseler” uçurulmuş, şirket temellerine bakılmaksızın manipülasyonlar yapılmıştır. Türkiye’de de benzer şekilde işlem hacmi düşük, zarar eden hisselerin bir yılda 20 kata kadar arttığı görülmüştür.
Hayat bir margin call’dur!
1998’de kadrosunda iki Nobel ödüllü isim de bulunan LTCM’nin (Long-Term Capital Management: 1994’te eski Salomon Brothers yöneticisi John Meriwether tarafından kurulan, son derece matematiksel modeller kullanan ünlü bir Amerikan hedge fonuydu. Kadrosunda daha sonra Nobel Ekonomi Ödülü alan Myron Scholes ve Robert Merton gibi çok güçlü akademisyenler de vardı. Fonun temel stratejisi kabaca şuydu: Birbirine çok benzeyen finansal varlıkların fiyatları geçici olarak birbirinden uzaklaştığında, “nasıl olsa yeniden birbirine yaklaşırlar” diye pozisyon almak. Örneğin pahalı gördüğü tahvili satıyor, ucuz gördüğünü alıyor; aradaki fiyat farkı normale döndüğünde küçük ama görece güvenilir bir kâr elde etmeyi hedefliyordu. Sorun şurada başladı: Bu işlemlerdeki kâr marjları küçüktü. LTCM küçük farklardan büyük para kazanabilmek için çok yüksek kaldıraç kullandı. 1997 sonunda yaklaşık olarak her 1 dolar sermayeye karşılık 30 dolar borç taşıyordu. Başlangıçta model olağanüstü başarılıydı; fon 1995 ve 1996’da yıllık %40’ın üzerinde getiri sağladı. Sonra 1998 geldi. 17 Ağustos 1998’de Rusya rubleyi devalüe etti ve borç ödemelerine moratoryum ilan etti. Piyasalarda büyük bir güven kaçışı başladı. Yatırımcılar riskli varlıklardan çıkarak güvenli ve likit Amerikan Hazine tahvillerine yöneldi. LTCM’nin “birbirine yaklaşacak” diye düşündüğü fiyatlar ise yaklaşmak yerine daha da uzaklaştı. Fon yalnızca Ağustos 1998’de değerinin yaklaşık %44’ünü kaybetti; yılbaşından ağustos sonuna kadar kayıp yaklaşık %52’ye ulaştı. Yüksek kaldıraç nedeniyle normal şartlarda yönetilebilir olabilecek fiyat hareketleri fon için ölümcül hâle geldi. Asıl korku LTCM’nin kendisinin batması değildi. Fonun dünyanın büyük bankalarıyla çok geniş türev ve borç ilişkileri vardı. Pozisyonlar bir anda tasfiye edilirse bunun zincirleme satışlara ve finansal sistemde ciddi bir likidite krizine yol açabileceğinden endişe edildi. New York Fed tarafları bir araya getirdi ve 14 banka ile aracı kurum LTCM’ye 3,625 milyar dolar sermaye koydu; karşılığında fonun %90’ını aldı. Federal Reserve kendi parasını kullanmadı; kurtarma özel sektör tarafından finanse edildi.) çöküşün eşiğine gelmesi, en zeki insanların bile kendi zekalarının yanılmazlığına duydukları aşırı özgüvene yenilebileceğini göstermişti.
Newton’un problemi zekâ eksikliği değildi; LTCM’nin de değildi. LTCM’de dünyanın en başarılı traderlarından bazıları, Nobel ödüllü ekonomistler ve son derece sofistike matematik modeller vardı. Fakat modelin geçmişte çok iyi çalışması zamanla “biz riski ölçebiliyoruz, dolayısıyla kontrol edebiliyoruz” düşüncesini besledi. Ardından kaldıraç büyüdü. Beklenmeyen piyasa koşulları geldiğinde ise modelden çok kaldıracın matematiği belirleyici oldu. New York Fed Başkanı William McDonough da LTCM’nin başarı sonrasında giderek daha büyük pozisyonlar ve daha yüksek kaldıraç aldığını özellikle vurguluyordu.
Haklı Olmak!
İşbu halde evet; “Hayat bir margin call’dur!“ Haklı olmak yetmiyor; haklı çıkana kadar hayatta kalabilecek kadar teminatın olması gerekiyor. LTCM’yi batıran matematiğin yanlışlığı değil, matematiğe duyulan güvenin kaldıraçla birleşmesiydi.
Bir yatırım ne kadar kesin kazanç vadediyorsa, ana parayı kaybetme riski o kadar yüksek. Bilgiye ulaşmak kolaylaşsa da bilgiyi işleyen insan beyni değişmediği için aynı hatalar tekrarlanıyor.
Borsada başarı zekâ ile değil; disiplin, anlamadığı işe girmemek, risk yönetimi, sabır ve duyguları kontrol edebilmekle ilgilidir. Ve bilki; zekânın insan psikolojisini yenmeye yetmemesi fikri, modern finans dünyasındaki en temiz karşılıklarından biridir.
Newton, yer çekiminin fiyatlar için de geçerli olduğunu ve sonsuza kadar yükselen hiçbir şeyin olmadığını unutmuştu. Tuzağın varlığını bilmek en güçlü korumaydı. Hayatta da en tehlikeli tavsiyeler ise yanlış olanlar değil eksik olanlardı! Asıl beceri doğru cevabı bilmek değil cevabın hangi koşullarda doğru olduğunu bilmek…
Şimdilik ölümüne kadar hayattasın!
Özetle dostlar; dünyayı olduğu hâliyle değil, olduğumuz hâlin içinden görürüz. Çünkü gözün gördüğünden önce, ruhun taşıdığıdır hakikat.
Para da böyledir aslında; değiştirmekten çok büyütür insanı. İçinde ne varsa, ona alan açar, sesini yükseltir, sınırlarını genişletir. Cömertsen daha cömert, hırslıysan daha hırslı, özgürsen daha özgür olabilirsin onunla.
Bahşettiği şey yalnızca sahip olmak değil; daha çok, zaten olduğun şeye dönüşebilme kudretidir.
Para, insanı başka biri yapmaz belki.
Ama kim ise, onu daha fazla olabilme özgürlüğünü verir ona.
Kendinden daha çok dünyadan daha az şey beklemek ise en yersiz hal.
Ve bil ki; tüm bu tarihsel ve “insansel” kalabalıkların çılgınlığı gerçekli hikayelerinin hepsi post-siyasal birer hayalden ibaret. Marx’ın yaptığı en büyük antropolojik hata ise: Şiddeti (bu teoremi “finansal şiddet” ile eşliyorum) kökünden yok edebileceğini sanmak; oysa en az tahripkâr şiddet biçimlenimlerini aramak dışında bir hedef olamaz ufkumuzda…
Unutma: Şimdilik ölümüne kadar hayattasın!
Sağlıcakla, felsefe ve teknolojiyle kalın…
